
‘Hıdırellez’
“Hıdırellez” demek, benim için Edirne’de geçen çocukluğum demek gibi
bir şey. Bugün “Hıdırellez”, yani abı hayat suyu içip ölümsüzlüğe
erişen Hızır ile İlyas’ın senede bir defa buluştuklarına inanılan
gün… Hani karada (Hızır) ve denizde (İlyas) zora düştüğümüz zaman
kendilerini imdada çağırdığımız kahramanlarımız. Onlar da bizim
‘Hero’larımız işte. Keşke biz de onları filimlere, çizgi filmlere
konu yapıp güncelleyebilseydik…
Hemencik geliverdi aklıma; koca koca, göğe dümdüz uzanan meyvesiz
Katatırnak ağaçları vardı evimizin önünde. İki minik derenin
arasında kalmış yüksekçe bir platoyu andıran evimizin önünde
kutlanırdı Hıdırellez her bahar. Ben köyün okulunun müdürü babam
olduğu için bu bayramın bizim evin önünde kutlandığını düşünürdüm,
çocukluk işte… Meğer bu bayram hep orada kutlanırmış zaten…
Hatıramda sarı sıcak bir görüntü, biraz eskimiş, silinmiş yer yer.
Bazıları capcanlı…
Balkan göçmeni komşannelerimiz, içi samandan ya da elbise eskisi ile
doldurulmuş minderlerini ve paspaslarını koltuklarının altına
kıstırıp bizim evin önüne koşarlardı o gün. Çerezler, çekirdeklerden
muhakkak çocuklara da verilirdi. Hıdırellez neydi bilmezdik önceleri
ama çok severdik o günü. Havaya, suya, toprağa cemre düşmüş, ağaçlar
gelinlik giymiş olurdu. Pamukşeker, elmalı macun, dondurma, atlı
karınca bir tek o gün görünürdü bahçemizde...
Aliosman abi, İsmail, Çetin vardı, bizim çetenin elemanları ve tabi
abim ve ben… Hıdırellez günü hep beraber buluşurduk, haylazlık
yapmak için. Bütün köyün kızçeleri kızanları, “Elveda Rumeli”
dizisinde olduğu gibi, hepsi de sarı sarı, çilli çilli… Sert
sessizleri söyleyemezlerdi, biz de söyleyemezdik o zaman.. Üj bej
şocuk bir olup te bi ora te bi bura, te büle akşama kaaa koştururduk
bayram sevinci ile…
Mahallenin dışında okuldan arkadaşlar da gelirdi. Olcay’ın dişleri
hep çürük olurdu, İbo zor konuşurdu biraz, Öner ile kanka idik,
ikimizde müdür çocuğu. Kızlardan Fatma vardı, sınıfın en çalışkanı,
Işıllar, Şuleler, Jaleler. Ahmet Hoca’nın kızları Elifler, Esmalar…
Bir de Sibel vardı, berberin kızı… Hep beraber, kutu kutu pense
oynardık, saklambaç, körebe, bezirgan başı, sek sek, ip atlama,
yakan top, orta da sıçan… ne de güzel oyunlarımız vardı. Sonra
zıpçık, karate kartlarımız, gazoz kapaklarımız, kibrit kutularımız,
kavgalarımız...
Ağaçlarla kaplı yeşillik alanda bir aşağı bir yukarı belki birileri
düşürmüştür diye para arardık, bulurdukta bazen. Sonra illede sahibi
çıkardı. Yemin ettirirdik emin olmak için. Kelimelerin kutsallığını
yitirmediği günlerdi. “Allah çarpsın, ekmek-kuran çarpsın” dediyse
onundur, birazda gözleri yaşardı ise... Yapacak bir şey yok.. Geri
verirdik...Hızır İlyas aşkına...
Hızır-İlyas, Anadolu dilinde yuvarlana yuvarlana “Hıdırellez” olmuş.
Gittiğimiz her yere de götürmüş atalarımız. Taa Bosnaya kadar. Ve
500 senelik bir döngüde Boşnaklar “Eder-lezi” olarak benimsemişler
onu. Ve Goran Bregoviç’in “Çingeneler Zamanı” filmi ile dünya
mirasına geçen bir şarkıda ölümsüzleşmiş Hızır-İlyas. İşte kültürden
kültüre kelimelerin göçü ve bazen yitip yozlaşıp bazen de
ölümsüzleşmeleri. Biz bugün oralarda tutunamayıp dönmüşüz ama,
çocukluğumun aydınlık bayramı Hızır-İlyas balkan dağlarında çobanın
çingenenin türküsü olmuş. Ve bir Maistro onu tekrar bize tanıtmış.
Üniversite yıllarımda çektiğim ılk kısa filmimin müziği olarak
kullanmıştım bu ezgiyi... Demek onu seçmemde bilinçaltı bir yöneliş
varmış. Ben onu daha yeni keşfettim...
Ve bugün.... Amerikadayım. Amerikadayız. Madem buralara kadar geldik.
Hıdırellez de gelmeli ardımızdan. Darda kalmanın yeri zamanı mı olur.
Hem nerde ne zaman olursa çağırsan imdada koşmaz mı Hızırımız,
İlyasımız. Çocuklarımıza ondan vermedik mi bu isimleri. O zaman
çağıralım buralara da gelsinler. Her bahar buralarda da analım
onları bir bayram havası ile. Hatta bir gün dönsek bile onların adı
kalsın buralarda. Aynen bazılarımızın mezar taşları gibi
sahiplensinler buradaki tarihimizi de, aslımızın, neslimizin
bekçiliğini yapsınlar, ayak izlerimizi korusunlar bir gün dönüp
gitsek te...
Tıpkı tarihte olduğu gibi... Balkan dağlarındaki çobanın dilinde
kaldığı gibi, buradaki kovboylara da öğretelim Hızır-İlyas’ı... Ola
ki biz bir gün unutursak, bir kovboy gitari, bir kızılderili flütü
geri hatırlatsın bize...
Bahar oldu aman
Al kese astım gül dalına
Adadım yarin adına
İki göz oda
Dağ yeşil, dallar yeşil
Uyandılar bayrama
Her gönül şen
Bir benim bahtım kara
Kokuyor buram buram
Fulyalar vakit tamam
Bir bana uğramadı
Bu bahar bayram
Ağlama hıdrellez |
|
Ağlama be bana
Acı ektim yerine
Aşk yeşerecek
Başka bahara
Ne yolu var ne izi
Tanıdık değil yüzü
Dileğim Allah'tan
Aşk sözün özü
Sevdiğim yok, eşim yok
Ağardı bir gün daha
Ey benim şans yıldızım
Gülümse bana |
Kardeşlerin taht kavgası
Dünya her zaman meşhur taht mücadelelerine sahne olmuştur. Bugün pek
taht kalmasa da ceylan derisinden koltukların konforu da bir
zamanların tahtlarını aratmıyor ki, aynı kavga devam ediyor.
Kavga aynı kavga ama maalesef uslupla aynı edebi zarafeti koruyamadı.
ABD, Demokrat adaylar Obama ve Clinton’un bir yandan kendileri ile,
bir yandan Cumhuriyetçi McCain ile yarışına sahne oluyor. Zaman
zaman söylemler öyle sertleşiyor ki, ithamlar hakaret derecesine
ulaşıyor. Bunlar Medeniyet’in, Demokrasi’nin ve de Humanizm’in en
çok geliştiği düşünülen ABD’de oluyor. Türkiye Cumhuriyeti de
bugünlerde benzer taht kavgalarına sahne oluyor. Bir tarafta
Yargıtay’ın açtığı dava ile iktidarını kaybetme korkusuna kapılan
bir hükümet, diğer yanda gizli krallıklar kurmayı hayal eden “derin”
örgütler bir güç savaşı veriyor. Mesele mühim, “koltuğa kim oturacak?”…
Ve bu taht kavgası için ‘savaşta her yol mübahtır’ anlayışı ile bel
altından vuran vurana…
Başta da söylediğim gibi, taht kavgası eskiden de vardı, ama
siyasetin bu denli kirli olduğu görülmezdi… En azından bizim
topraklarımızda bu işler daha merdane halledilirdi.
Bakın yine kendimizden bir örnek; Cihan imparatoru Fatih Sultan
Mehmet, 50 küsür yaşında beklenmedik bir zamanda vefat edince (ya da
zehirlenerek öldürülünce) büyük oğlu Bayezid ile küçük oğlu Cem
Sultan arasında bir taht kavgası başgöstermiştir. Cem Sultan
babasının tahtı kendine bıraktığı haberini almış, ancak kendisine
gönderilen ulak tuzağa düşürülünce İstanbul’a erken ulaşan abisi
Bayezid tahta oturmuştur.
Cem Sultan, tahtı abisine kaptırınca abisine karşı mücadeleye
girişir, ancak kaybeder. Osmanlı topraklarının dışına kaçmak zorunda
kalan Cem Sultan, Mısır (memlük) Sultanı Kayıtbay’ın davetine icabet
ederek onun sarayında bir süre yaşar. Hakkı olduğu Osmanlı tahtına
oturamayışına hayli içerlemiştir. Bu arada Hacca gitmeye karar verir.
Ve hac esnasında müslümanlardan gördüğü rağbet ve saygı üzerine
tekrar taht sevgisi kabarır ve şairliğinin verdiği güç ile kaleme
sarılır. Cem’in Bayezid’e yazdığı itiraz mektubundaki edebi
güzelliğe bakın;
“Sen bister-i gülde yatasın şevk ile handan,
Ben kül döşenem külhan-ı mihnette sebep ne?”
Sen gül döşenmiş yatakta neşeyle gülerek yatarken,
Ben zahmet ve eziyet içinde küle batayım, neden?
Cem Sultan’ın bu edibane başkaldırısına abisi Bayezid’den aynı
incelikte aynı zamanda yüksek bir hicivi de barındıran bir dörtlük
ile cevap gelir.
“Çün ruz-i ezel kısmet olunmuş bize devlet,
Takdire rıza vermeyesin, buna sebep ne?,
Haccü’l-haremeynim deyu davalar edersin:
Ya saltanat-ı dünya için bunca talep ne?
Bize ezelden saltanat kısmet imiş,
Sen ise kadere rıza göstermedin buna sebep niye,
Hacca gittin kendini temizlemek davasına düştün,
Peki dünya saltanatı için bunca hırs niye"
İşte iki kardeş taht kavgası içinde iken bile yüksek ruh hali ve
edeplerini bozmuyor, kavgalarını sürdürürken bile edebiyat dünyasına
böylesine güzel şiirler de kazandırabiliyordu bir zamanlar. Nitekim,
bir süre sonra Cem Sultan, dervişane bir tavırla taht-ü tacından
vazgeçtiğini yine edebi zenginliği göz dolduran iki beyit ile ifade
ediyor.
Her çend ademi zat olmaz cihanda bigam,
Gam sonu şadlıktır, ey dil darılma, epsem!
Sultanlık olmaz ise dervişlik de hoştur.
Gör nice terkedindi taht ile tacı Ethem!
Taht yolunu hak yoluna kurban eden İbrahim Bin Ethem’in hayatını
örnek alan Cem Sultan, yukarıdaki bu güzel beyitleriyle aslında bize
çok şey anlatıyor. Cem Sultan sahip olduğu inanç değerlerine olan
bağlılığının sınandığı Papa VIII. Innocent’in Hristiyan ol ve Haçlı
ordularının başına geç teklifine "Değil Osmanlı Saltanatı, hatta
bütün dünyanın padişahlığını verseniz dinimi değiştirmem". diyerek
körü körüne bir taht hırsı içinde olmadığını kendisi için makam ve
mevkiden daha önemli şeyler olduğunu göstermiştir.
Bizlere düşen tarihten ders alabilmek. Haliharzırda ülkemizde zaman
zamanda Amerika’daki çatı kuruluşlarımızda yaşanan ve Türk’ün
itibarını zedeleyen siyasi ve çıkar kavgaları son bulsun diliyoruz.
Dünya Sultan Süleyman’a kalmamış ki bize kalsın!
Namus Belası
Dan Brown Melekler ve Şeytanlar isimli romanında roman kahramanına
şu sözleri söyletir; “Gizlenecek bir şeyi olmayan hiç kimse Amerikan
başkanlık yarışına giremez!”
Kitaba sadece bir roman gözü ile bakmazsanız, oynanan bütün oyunu
anlatmaktadır aslında bu söz. Yani bu demektir ki; Amerika’nın
başına kim gelirse gelsin kritik kararlarda, bazılarının (onu başkan
seçtirenlerin) isteklerini dikkate almak zorundadır. Dikkate almazsa
ne mi olur? Vali Spitzer’in başına gelenler olur.
Doğrusu ben sabık valinin başına böyle bir iş gelmesine üzüldüm.
Amerika’da tek yakından tanıma fırsatı bulduğum ve aynı fotoğraf
karesinde yer aldığım bir politikacı olması duygularımı nereye kadar
etkiler bilmiyorum ama benim başka sebeplerim var.
Türk medyası her konuda olduğu gibi bu olayda da işin magazinel
boyutu ile ilgilendi. Vali kıza kaç para ödemiş? Değermiymiş? Otelin
hangi odasında halvet olmuşlar? (nasıl bir önemi varsa) Kızın
ölçüleri kaça kaç imiş? Kılı tüyü neymiş? gibisinden gereksiz
konular, meselenin asıl boyutunu dikkat ötesinde bıraktı.
Madem Spitzer bu lüks fuhuş firmasının “9” numaralı müşte-risi, o
zaman valilik makamından daha yukarıda sekiz müşteri daha var
demektir. “Dürüst, temiz hemüde namuslu siyasetçi isterük” bahanesi
ile valiyi istifaya mecbur kılanlar neden diğer sekiz kişiyi de ifşa
etmiyorlar? İşte benim midemi bulandıran asıl nokta burası.
Bu arada, Spitzer’in Senatör Hillary Clinton’un en büyük
destekçilerinden olduğunu, 2012 için ABD başkanlığına oynadığını ve
seçilmesinin nerede ise garanti görüldüğünü de hatırlatalım. Geriden
sadece bir namus davası gibi görünse de olay en az bizim Ergenekon
davası kadar derin bağlantıları barındırıyor. Mesele ne namus, ne
din, ne de ırk meselesi. Mesele para...
Olayın patlak vermesinin hemen öncesinde Eliot Spitzer’in 2001
saldırısında yıkılan ikizlerin sahibi, yahudi işadamı Larry
Silverstein hakkında soruşturma açmaya hazırlandığı biliniyor.
Soruşturmada ilginç noktalar şunlar; Silverstein ile Bush ailesinin
ortaklığı, yıkılan binalar için sigortadan istenen 7 milyar dolar,
saldırıda 7 numaralı binanın durup dururken nasıl yıkıldığı, (CIA’in
NY merkezinin ve Enron yolsuzluğunu araştıran komisyon merkezinin bu
binada olması rastlantı olmasa gerek), Musevi tefeci Alan G.
Hevesi’nin zimmetine geçirdiği 100 milyar doların akıbeti...
Vali’nin istifa ettiği günün ertesinde Wall Street Journal
gazetesinin kapak sayfasında “Wall Street istifa haberi ile coştu”
mealinde bir haber vardı. Amerikan medyasının ve yakın ilişkileri
olduğu finans dünyasının bu çöküş karşısındaki sevincinin arkasında
Spitzer’in New York savcılığı döneminden itibaren bankalar ve finans
kurumlarının yolsuzluklarını yakın takibe almış olması yatıyor
şüphesiz.
İşte bütün bu verileri gözönüne aldığınızda meselenin uçkur
meselesinin ötesinde iç ve dış siyaset aktörleri, küresel ve yerel
sermaye ile ilintileri su yüzüne çıkıyor.
Aslında iş bununla da kalmıyor. Görmek için bakanlar, magazinel
boyuttan derin boyuta fokuslandıklarında, konunun Amerikan dış
politikası, ortadoğu ve petrol planları doğrultusunda ülke içindeki
mevcut denge gruplarının iktidar savaşını çok zorlanmadan
görebilirler.
Son olarak diğer sekiz V.I.P. müşterinin kimliklerinin de ortaya
çıkması konusuna dönersek; mevcut düzen dahilinde ben ismi ifşa
edilecekler arasında Cumhuriyetçi bir siyasetçinin çıkma ihtimalinin
çok zayıf olacağını şimdiden söyleyebilirim...
Türkçem ve aksanımla gururluyum
Görüyorum ki milli meselelerde en ön saflarda yer alan, aktif
dernekçi kardeşlerimiz bile Türkçe konusunda yeteri kadar hassas
değiller. Bir çoğunun çocukları ile İngilizce konuşması çok üzücü
bir durum.
Yapılan programlara bakıyorum (tabi bazıları İngilizce olmalı)
katılımcıların yüzde 99’u Türk olduğu halde program ille de
İngilizce sunulmaya çalışılıyor. Bunun da ötesinde tartışma konusu
artık sunucunun Türkçe aksanı sorun olur mu olmaz mı noktasında...
Nerede ise Allah’ın bizi yaratış şekline bile tahammül
gösteremiyoruz ve doğuştan aksansız bir İngilizce konuşamadığımıza
hayıflanıyoruz. Bu kadarına da pes. Eğer ekranların Arnold’u mevcut
İngilizcesi ile California eyaletine vali olabiliyorsa, Koreli Ban
Ki-moon berbat aksanı ile BM Genel Sekreterliği yapabiliyorsa, bizim
etkinliklerimizde Türkçe aksanlı bir İngilizce’nin kime zararı var.
İstediği kadar ileri seviyede olsun, sonradan öğrenilen bir dilde
aksan olacaktır. Bunu biz farketmesekte o dilin sahipleri hep
farkedeceklerdir. Aynen bizim Türkçeyi sonradan öğrenen birini hemen
farkettiğimiz gibi. Bırakın sonradan öğrenenleri Almanya’da doğmuş
Türk çocuklarının bile konuştuğu Türkçe hemen kendini ele vermez mi?
Kaldı ki, Arab’ın, Çin’in, Rus’un yanında bizim aksanımız kitap gibi
kalır.
Her fırsatta yabancı dili tercih edişimizin altında yatan
sebeplerden biri de "Yabancı dil kendini geliştirme belirtisidir"
düşüncesi. Bu düşünce salt olarak doğru değildir. Malesef geri
kalmışlığı kabul eden ve kompleks yaşayan ülkelerin düşüncesidir bu.
Batıya muhtaç, teknolojik gelişmelere ayak uyduramamış, kendi
ülkesinde bile dil bilmeden doğru dürüst bir iş bulamayan bir
ülkenin bireyleri olmasa idik, ‘kendimizi geliştirme adına’ kaçımız
ileri seviyede aksansız bir diğer dil öğrenme ihtiyacı hissederdik?
Kendimizi geliştirmekten kasıt daha iyi yaşam, daha iyi maaştan
ziyade entellektüel kaygı gerektirir. Kalanı mecburiyettir. Örneğin
Cumhuriyetin ilk yıllarında üniversiteye gitmek entellektüel bir
kaygı sayılabilirdi. Ama bugün mecburiyettir. Zira o zaman ilkokul
mezunu bile kolayca iş bulabilirken bugün yüksek lisans yapmak
zorunlu hale gelmiştir. Dürüst olalım, kaç tanemiz entellektüel bir
kaygı ile İngilizce öğrendik ya da böyle bir kaygı ile Amerika’ya
geldik.
Hiç bir Alman veya Fransız yabancı dil bilmekle övünmez. Hele
İngilizce bilmekle hiç övünmez. Onu kendi dünya egemenliğine rakip
görür. Hatta Fransızlarda bu düşünce cinnet derecesindedir. Hiç bir
Fransız mecbur kalmadıkça İngilizce konuşmaz. Ülkelerine gelen
turistlere karşı çok kibardırlar, ancak onların dillerini bildiğiniz
sürece. Şahsi tecrübem ile sabittir ki, bir Fransıza İngilizce bir
adres sorarsanız, pekçoğu sizi kibarca, bilmiyorum, ya da seni
anlamıyorum diye savuşturur. Bir Fransız, çok iyi İngilizce bilse
bile, özellikle Fransız aksanı ile konuşur ki kim olduğu bilinsin
diye. Aksine bundan bir hayıflanma duymaz, gurur duyar. Ama biz
yabancı dilimize güveniyorsak, kendi dilimizi tercih etmeyiz. Bunun
temelinde üstü bastırılmış bir kompleks ya da sınıf atlama, özdeşlik
kurma kaygısı yatıyor diye düşünüyorum. Ama milliyetçilikte de
üstümüze yoktur, konuşmaya başladık mı mangalda kül bırakmayız.
Dil tek başına bireyin kendini geliştirme belirtisi olsa idi, o
bireylerin o toplumu da geliştirmesi beklenirdi. Gelişmiş ülkeler,
ülkenin kendini geliştiren bireyleri sayesinde gelişmezler mi? Peki,
bugün Kuzey Afrika’da hangi ülkenin gelişmişliğinden bahsedebiliriz.
Ama hepsi anadilinden daha iyi Fransızca konuşurlar! Ben Kuzey
Afrika ülkelerine baktığımda onların dil becerilerini, gelişmekten
çok, asimile olmaları ve “özgür” bir sömürü ülkesi olmaları ile
değerlendirebiliyorum.
Dil becerisi insanın tabiki kendini geliştirme düzeyini de gösterir,
ama, hiç bir zaman ana dilinin önüne geçmemelidir. Geçtiği an
gelişmişlik, haberimiz olmadan sömürülmüşlük olur. Geçtiği an artık
o dilin kültürünü kendi kültürümüzden daha fazla benimsiyor ve
yaşıyoruz demektir. Geçtiği an emin olabilirsiniz ki, çocuklarınız
değilse bile torunlarınız tamamen kendi aidiyetini unutacaktır.
Bu bizim Amerika’lı Türkler başta olmak üzere bütün Türklerin ortak
problemidir. Unutmayalım ki, Amerika’da Türkler olarak, Türkçemiz ve
Türkçemizin bize bir "armağanı" olan aksanlı İngilizcemiz bizi ilk
etapta bir başkasından ayıran en büyük farkımızdır. Tabi üzerimizde
Türk bayrağından bir tişort yoksa! Bunun dışında bir fark ben
bilmiyorum, varsa lütfen söyleyin…
O zaman ben Türkçem ve yabancı dil konuşurken ortaya çıkan Türkçe aksanım
ile gurur duyuyorum…
Ergenekon’a ağıt
Kelime savaşlarında sıkça kullanılan iki yöntem vardır. Birincisi,
yeni bir kelime üretip, esir etmek istediğin hedefin üzerine bir
çuval gibi geçirmektir. Mesela hedefi, ‘kökten’, ‘fundamental’,
‘radikal’ diyerek uçlaştırmak, köşe-ye sıkıştırmaktır. Dünyada
hiçbir kimse kendini Radikal kabul etmez. Ancak birileri ona bu
elbiseyi zorla giydirmek arzusunda ise ve bilgi kaynakları o
birilerine çalışıyorsa eninde sonunda o yaftayı boynunda görecektir.
Ha bu arada amacı seni radikallikten kurtarmak değil, bilakis senin
bu elbiseyi beğenip benimsemen ve düşman tanımına uymandır.
İkinci yöntemde ise, postmodern bir yaklaşımla kitleler kendi
kelimeleri ile avlanmaktadır. Zira sana yapıştırılmak istenen
yabancı literatüre karşın sana ait gördüğüne kendiliğinden
sarılırsın. Seni senden olana düşman etmek. Bir ideolojiyi
çökertmenin en etkili yollarından biri, onu savunur gözüküp, içerden
altını oymaktır. Kelimelerin içini boşaltmak, sonra da, “işte sizin
savunduğunuz şey bu” deyip, kitleleri aidiyetinden uzaklaştırmak,
hedefleri kendi kavramları ile kavrayıp kıskaca almak…
Dünyanın en çok televizyon izleyen toplumu olarak ve Atılgan
Bayar’ın da tesbit ettiği üzere, medyanın söylem üreterek sosyolog
ve toplum bilimci-liğe soyunduğu ülkemizde çok tutmuştur bu taktik.
Mesela, sağ ve sol kelimeleri sonlarına cı-cu ekleri getirilerek
yıpratılmış ve birbirine düşman iki faile dönüştürülmüştür. Sonra da
sağ gösterip sol kroşe yüklenen, sol gösterip sağdan yanaşan şeytan
gibi bir dönemin gençliğine de yönlerini şaşırtmışlardır. Yirmilik
delikanlılarımız, kızlarımız gençliğin verdiği romantizmle birlikte
davaları uğruna ölmeyi, diğer taraftaki kardeşini öldürmeyi bile
göze alırken, yıllar sonra, gençliği ateşleyen kodamanların ise
birbiri ile çıkar ortaklıkları kurdukları daha bugün yeni yeni
ortaya çıkmaktadır.
Son dönemde Türkiye üzerine oynanan oyunun da iki ayağı vardır. Ulus
ve din bilinci. Zira bunlar global dünya tarafından sömürülmemizi
engel iki aidiyet unsurumuzdur.
‘Din’ kelimesi masumdur, ama dini öyle birine temsil ettirirler ki,
soğumamak elde değildir. Örneğin uluslararası konjoktürde İslam=El-kaide
formülü ile bu oyun amacına ulaşır. Türkiye konjöktüründe ise, önce
magazin konusu yapılabilecek bir dini konu bulunur. Sonra da,
ekranda görür görmez insanın içini bir gülme ihtiyacı kaplayan
Zekeriya Beyaz tiplemesine yorum yaptırılarak konu karikatürize
edilir ve ‘soğutma’ işlemi tamamlanır. Ya da gündemini koruyan;
Başörtüsü mü türban mı? İğneli mi, gıdıdan mı bağlı? tartışmaları
ile toplum kutuplaştırılır. Hem dindarı, hem Laik’i bu oyuna gelir.
Kelimeler korku salar, çatışma körüklenerek her iki kavramda
yıpratılır.
Ülkesini seven insanın milliyetçiliği ile övünmesi normaldir. Ama
birileri onu Hitler faşizmi ile eşdeğer tutunca, insanlar artık
ülkesini seven biri olarak görünmekten ürkmeye başlar. Mesela,
Türkiye kavramı kabul edilir, ama çerçevesi bizzat Mustafa Kemal
Atatürk tarafından çizilen Türk kavramı birçoklarını rahatsız eder,
ki sorarsanız hepsi de Atatürkçü geçinir. Asıl isimleri
istismarcıdır onların. Çünkü onlar, Türk vatandaşıdırlar, ama ‘Ne
Mutlu Türküm Diyene’ sözünü ciğerleri dola dola hiç söylememişlerdir.
Birileri Cumhuriyetimizle yaşıt olan ‘Türkiye Türklerindir’ sözünü
hazmedememiştir hala. ‘Türkiye Türklere bırakılamayacak kadar
değerlidir’ çünkü. O zaman ya kelimeye sahip çıkılmalı, ya da içi
boşaltılıp, paçavraya çevrilmelidir.
Türklük ile ilgili en kuvvetli ve tarihi öneme haiz bir kelime
seçilir ve içini boşaltma operasyonu başlar. Göktürklerin türeyiş
destanı olan Ergenekon ismi Türklük hafızasının başlangıcıdır
diyebiliriz. Efsaneye göre, Tatar hanı başta olmak üzere bazı
hanlıklar birleşip Göktürklere savaş açar. Göktürkler bu savaşta
zafer sarhoşluğuna erken düşüp ganimet avına başlayınca, nerede ise
tamamı kılıçtan geçirilir. Göktürk Hakanı İlhan’ın oğlu Kıyan ve
yeğeni Nüküz ile eşleri hayatta kalan son Göktürklerdir. Kaçış
yolunda sarp bir geçitten geçerek cennet gibi bir vadiye ulaşırlar.
İşte ‘Ergenekon’ onların bu vadiye verdiği isimdir. “Ergene” sarp,
“kon” geçit, yol anlamındadır. Aradan 400 yıl geçer ve vadiye
sığamayan Türkler atalarından duydukları bu sarp geçidi bulamayınca
başka çıkış yolu ararlar. Aralarındaki bir demircinin önderliğinde
etraflarını çevreleyen dağların demirden olan bölümünü hayvan
derilerinden yapılan körüklerle ateşe verirler ve geçilebilecek
kadar bir gedik açarak kurtulurlar. Türklerin başlarında ise Moğolca
“Bozkurt” anlamına gelen ‘Börteçene’ bulunmaktadır.
Bu arada çok ilginçtir ki, Tom Berger’in “Last of the Dog Man”
isimli filmde anlatılan bir kurdun kızılderililere yol gösterdiği,
gizli tüneli böylelikle bulup büyük bir dağın altından geniş bir
vadiye geçtikleri hikayesi de Ergenekon destanının bize bir başka
kıta bağlantılı yansımasıdır.
Ve son döneme kadar Kürtlere bıraktığımız Nevruz (yenigün) kutlaması
da aslında Türklerin Ergenekon`dan çıkışını kutladıkları günden
başka bir şey değildir. Nevruz gününde, ateşte demir dövmeyi ve ateş
üzerinden atlamayı, demirden dağın ateş yakılıp eritilerek açılan
gedikten geçilmesi ile bağdaştırmak zor olmasa gerek.
Peki şimdiki literatürde artık Ergenekon nedir. Ülkemizi kargaşaya
sürükleyerek dış mihraklı bir darbe girişiminde bulunmak isteyen,
kimilerine göre Gladyo’nun devamı, ulusal bir görünüm arzetse de
gayri milli bir illegal örgütün ismi. Yıpranan ne? Türklüğün kökeni
ile ilgili bir tabir, bir destanın hatırası. Yani kimliğimizin bir
parçası. Haberlerde bu kelime duyulduğunda artık zihinlerde nasıl
bir resim oluşuyor? Psikolojik savaş dahilerinin bu tür kelime
oyunları ile milli hafızamızda açtığı yaranın izleri o kadar derin
ki, tamiri uzun uğraşlar gerektirir.
Ve şimdi Ergenekon’a ağıt zamanıdır. Zira Türklüğün tarihi
hazinesini açacak bu ‘anahtar kelime’ artık kirlenmiştir…
Kazanç bunun neresinde?
Yeni Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün ABD’ye yaptığı resmi ziyaret
herkesçe farklı algı ve yorumlamalara neden oldu. Meseleyi stratejik
olarak değerlendirebilenler olduğu gibi, ‘Emine hanım Laura ile çay
içer de Hayrunnisa hanım içemez mi?’ gibisinden ciddiyetsiz seviyede
yorumlayanlar da var.
Gül, bir önceki dönemden farklı bir Çankaya profili çizeceğini
Cumhurbaşkanı olur olmaz başlattığı yurtiçi gezileri ile belli
etmişti zaten. Bu iç açılımdan sonra sıranın dış açılımlara geleceği
aşikardı. Kaldı ki Gül, ilk gezisini Azerbaycan’a yaparak Türk dış
politikasının yönü hususunda dünyaya da önemli bir mesaj vermişti.
Batıya yapılacak ilk resmi ziyaretini ise ABD’ye yapması değil
yapmaması garip ve anlaşılmaz olurdu bence.
Dönemin şartlarını, son Kuzey Irak operasyonundaki iki ülke
dayanışmasını (gönüllü ya da gönülsüz) ve ortadoğu politikasındaki
belirsiz gidişatı, hatta Pakistanda yaşanan gelişmeleri de buna
eklerseniz, ne demek istediğimi biraz daha iyi anlayabilirsiniz. Tüm
bunlarla birlikte bu ziyaretin pozitif veya negatif anlamda
büyütülecek bir tarafı yoktu fikrini taşıyorum. Tabi Yalçın Küçük
usta Yeniçağ Gazetesini kaynak göstererek ‘Yahudiler ile görüştü’
başlığını ön plana çıkarmaya çalıştı ama, ben ve diğer gazeteci
arkadaşlarım New York Türkevi’nde yapılan bu kısa görüşmenin Gül’ün
New York ve DC’de yaptığı tek görüşme olmadığını biliyoruz.
Ancak Türkiye’deki her vatandaşın olayı bizler gibi ‘koklayabilme’
şansı olmadığı için, öyle bir başlıktan yanlış kokular almış olması
muhtemel. Kaldı ki, Gül’ün görüştüğü ‘yahudiler’ diye tabir edilen
grup Amerika’daki en güçlü lobiye sahip olan ADL grubu
temsilcileridir ve program listesinde de yer alan, sürpriz olmayan
bir görüşmedir, hiç bir gizliliği de yoktur. Ben asıl, bu ziyaretten
Türk Amerikan toplumunun kazancını irdelemek istiyorum. Gül New
York’ta yalnız bu grup ile değil, BM’deki bir dizi görüşmenin
ardından Türkevi’nde Ahıska Türkleri ve Türk Dernekleri temsilcileri
ile ayrı ayrı ve uzun süre görüştü. Ahıska Türkleri ile olan
görüşmeyi gazeteci, diğerini ise ‘dernekçi’ sıfatım ile takip ettim.
Ahıska Türklerine sahip çıkmanın önemi tartışma konusu olmaktan
çıkmıştır artık diye düşünüyorum. Abdullah Gül bu soydaşlarımızın
önemini; “Amerika’ya yeni gelmiş 12 bin Ahıska Türkü, sizler için
burada taze kan gibidir” cümlesi ile özetledi.
Cumhurbaşkanımızın Türk dernekçileri ile yaptığı görüşmeyi
toparlayacak olursak açıkçası ben pek bir şey anlamadım. Zaten tam
çerçevesi belli olmayan bir görüşme idi. Çözümden çok temenniye
yönelik bir görüşme olduğunu ise gecenin sonunda algılayabildim.
Tabi o görüşmenin herkes için farklı bir önem ve muhtevası vardı.
Söylemdeki toplantı maksatı dernekçilikteki sıkıntıları çözmek,
belki mesafeleri kapatmak, lobi faaliyetlerini hızlandırmaktı, ama
öyle olmadı.
Yedi yıllık Amerika tecrübeme dayanarak, öncelikle sıkıntıların
böylesi sihirli değnek dokunuşu mahiyetindeki toplantılar ile
çözülemeyeceği, bilakis, meselenin hemen, acil servis girişinden
alınarak ameliyata yatırılması gerektiğini düşünüyorum. Ameliyata
geçmeden önce tabi teşhisi koymamız gerek. O gece benim gördüğüm
kadarı ile bir TADF’ye bağlı dernekler, bir de diğerleri vardı.
Manzara şu idi; TADF üyesi dernek temsilcileri, her söz alışlarında
birbirlerini suçladılar, (genelde suçlamalar çatı ile taban arasında
idi) bir diğeri öbürünün suçlamasına cevap verdi. Bazıları ise orada
bir dernekçinin kaygılarını taşımaktan çok Türkiye’de bir seçmenmiş
gibi, kendilerini öncelikli ilgilendirmemesi gereken, Türkiye
politikalarına yönelik sorular sordu... Paramız yok diye dert
yananlar, afaki projelerden dem vuranlar, biz yapacağız ama
benzinimiz yok diyenler, sap ile samanı harmanlayan, boş ka-leye gol
atıp tribünden alkış bekleyenler vs vs...
Diğer taraftan yapacaklarını değil yaptıklarını anlatanlar da vardı.
Aynı grup, bize ne yapabilirsiniz yerine ‘bizden başka ne yapmamızı
istersiniz’ diye sorarken, sanki diğerlerine de nazire ile karışık
ders vermek ister gibiydiler. Ancak ben bu mesajın alındığını hiç
sanmıyorum. O gecenin Amerika’daki Türk toplumunun birlik
beraberliğine katkıda olduğuna da inanmıyorum. Aksine oluşan rekabet
ortamından kıskançlıklar ve hasımlıkların arttığı bir gece oldu.
Bazıları Cumhurbaşkanının tarafsız olmadığını, söz hakkı verilirken
adil davranılmadığını iddia etti. Bazıları o gece bazılarının gövde
gösterisi yaptığını ve şirin gözükmeyi başararak bazı teşvik ve
kredileri garantilediğini öngördü... Bazıları, ipin ucunun kaçtığı,
kervanın göçtüğü, atı alanın üsküdarı geçtiği konusunda ‘sarsılmaz
kanılara’ sahip oldu. Ve gecenin sonunda Cumhurbaşkanı ile, seven
sevmeyen, söz hakkı alan alamayan, siyasi görüşünü paylaşan
paylaşmayan herkes fotoğraf çektirdi. Fotoğraf makinesine bakan
herkes gülümsüyordu...
Bu iddiaların doğruluğu yanlışlığı bir tarafa, asıl mesele bu
ayrışma. Yapılan iyi bir şeyi başkası yaptığı için tenkit etme.
İşbirliğine gitmek, başarabilenden yardım istemek, yöntem öğrenmek
yerine yabancılaştırmak... Acaba biz nerede yanlış yapıyoruz diye
düşünmek yerine diğerininkinde şike aramak. Birbirimize önyargı ile
yaklaşmak. Ortak bir tecrübe bankası kuramamak, bilgi ve tecrübe
akışını sağlayamamak, aynı havuza akamamak... Asıl problemlerimiz
bunlar. Ama bu sorunlar o gece ne konuşuldu, ne de bunlara çare
arandı... TADF yahoogroups’ta bu konu ile ilgili olarak Güşan abimiz
olayı; “Problem başkalarının ne yaptığı değil, bizim ne
yapamadığımızda” sözleri ile çok güzel özetliyordu. Ne mutlu anlayıp
ders alabilene...
Hasta, acil girişindeki sedyede kan kaybından ölmek üzere, doktorlar,
senin kanın kırmızı, seninki yeşil, benimki mavi diye kavga
ediyorlar. Ve hasta bir türlü ameliyat edilemiyor. Kazanç bunun
neresinde? Not: Bu hafta aslında TADF seçimlerini yazacaktım ama o
gün yaşananlardan sonra yazmamak topluma daha fazla şey kazandırır
diye düşündüm...
Gözden Kaçırdığımız Şeyler
Bir grup ögrenciden Gümümüz Dünyasının
Yedi Harikası'nın neler olduğunu düşündüklerine dair bir liste
yapmaları istenir. Aralarında Anlaşmazlıklar çıkmasına rağmen
aşağıdakiler en fazla oyu alanlardır:
1) Mısır'ın Büyük Piramitleri
2) Tac Mahal
3) Büyük Kanyon
4) Panama Kanalı
5) Empire State Binası
6) St. Peter Bazilikası
7) Çin Seddi
Öğretmen oyları toplarken, sessizce
duran bir kız öğrencisinin henüz kağıdını vermemiş olduğunu farkeder.
Sonra öğrencisine kendi hazırladığı liste ile ilgili bir problem
olup olmadığını sorar.
Kız Öğrenci ise "Evet, biraz. O kadar çok şey var ki, bir türlü
karar veremiyorum" der.
Öğretmen de öğrencisine "Peki, söyle
bakalım senin listende neler var, belki biz sana yardımcı olabiliriz"
der. Kız öğrenci önce duraksar ve sonra okumaya başlar:
Bence Dünyanın Yedi Harikası;
1) görmek
2) duymak
3) dokunmak
4) tatmak
5) hissetmek
6) gülmek
7) ve sevmek ...
Odada sinek uçsa sesi duyulacak şekilde bir sessizlik olur...
Basit, sıradan ve normal olarak düşündüğümüz ve gözden kaçırdığımız
şeyler gerçekte ne kadar da mükemmeldirler. Hayattaki en değerli
şeyler satın alınamayanlardır!
Yeni yıl öncesinde email kutuma düşen
bu yazı beni oldukça düşündürdü. Açıkçası yılbaşı kutlaması olarak
aldığım en güzel kutlama mesajı idi. Bundan dolayı yeni bir yıla
girdiğimiz şu günlerde bu gönderiyi sizlerle paylaşmak istedim.
Aynen öğrenciler gibi, yetişkinler
olarak bizlere de bu soru yöneltilse idi, hepimizin aklına da ilk
bölümdeki gibi, Tac Mahal’ler, Piramitler gelecekti. Zaten yukarıda
anlatılanları önemli kılanda bu. Burnumuzun ucundaki, gözümüzün
önündeki, daha da ötesi bedenimize hediye edilen bu harikaların
acaba kıymetini biliyor muyuz? Yoksa sağlıklı bir şekilde
kullanabildiğimiz koklama, duyma, görme gibi duyularımızın farkına
sadece özürlü insanlar karşımıza çıktıklarında mı varıyoruz.
Bu işin bir tarafı. Bir de bu duyularımıza defalarca bir ikaz,
bir ihtar mahiyetinde insanlık muhatap tutularak söylenen “Hala
akletmez misiniz”, “Hala görmez misiniz” hitaplarının sırrınca
bakalım.
Duyarken, gerçekten duyuyor muyuz? Yoksa kulağımıza
vızıltılar mı geliyor sadece.
Görürken gerçekten görülmesi gerekeni görebiliyor muyuz?
Yoksa gördüklerimiz perdelenmiş bir tablonun ötesindeki anlamsız
siluetlerden mı ibaret. Yani, ikaz edildiği üzere, ibret gözü ile
bakabiliyor muyuz hadiselere, yoksa bize giydirilen at gözlüklerinin
ardından gördüğümüz, “dümdüz, tek yönlü” bir dünya mıdır?
Tatmak derken, sadece yemek geliyorsa aklımıza yediği
şeylerin tadına bizim dışımızdaki mahlukatta bakıyor. Onlar da
bakıyor, görüyor, ısıtıyor, seviyor…
Bunun ötesinde duyularımızla duyduklarımızı ne kadar
sorgulayabiliyoruz, yoksa sadece perdede gördüğümüz ile hipnoz
olanlardan mıyız? Etrafımızda, ülkemizde, kendi coğrafyamızda hülasa
dünyada olup bitenleri değerlendirirken, duyularımızı diğer
mahlukatın dışında ”akleden” bir şerefli yaratık gibi mı
kullanıyoruz, yoksa önümüzdeki yiyecek torbasına ulaşmak için,
boynumuza geçirilen esaret kemendine aldırış etmiyor muyuz?
Soruları ve örnekleri çoğaltmak mümkün…
Yeni bir yılın başlangıcında, geçen yılda başımıza gelenleri
bir de bu yönde muhasebe etmeye çağırıyorum sizleri. Önümüzdeki
‘koskoca’ bir yıl ve hayatımızın geri kalan uzun yılları var. Yoksa
öyle değil mi? Yoksa önümüzdeki yıl, hatta hayat dediğimiz yolcu
gemisi göz açıp kapayıncaya kadar limana yanaşacak mı? Bu ihtimali
görebilecek kadar muhasebe ve muhakeme duyusuna hakim miyiz?
E-posta kutuma gelen kutlama mesajı ile bitiriyorum.
Görmekten, duymaktan, dokunmaktan, tatmaktan, hissetmekten,
gülmekten ve sevmekten mahrum
olmayacağınız bir yaşam dilerim…
Çocuklar kadar hayal gücüm geniş olsa idi, yeni yılda
patlayan bütün bombaları, havai fişeklere çevirmek ve bomba
sahiplerinin aptal bakışları yanında çocukların gökyüzüne uzanmış
hayran bakışları arasına karışmak isterdim…
Küreselleşen Türkler Topluluğu
Her zaman yazmışımdır. Amerika’daki Türkler olarak en büyük
problemimiz asimile olmaktır diye. Son elli senedir arzettiğimiz
görünümle uzaktan bakıldığında hiçbir kategoriye konamayan bir dünya
vatandaşı görünümündeyiz zaten. Tamam, batılılaşma dedik, medeniyet
dedik, değişim, gelişim dedik. Ama bunlar da bir yere kadar değil
mi? Türk insanının Türk kimliğinden uzaklaştıkça mutlu olduğunu
üzülerek müşahede eder olduk. Tabi bu iddiayı kimse kendi için kabul
etmeyecektir ama aksini de isbat edemeyecektir. Eskiden Türk erkeği
denildiğinde, kocaman bıyıkları olan, ayağında şalvarı, belinde
kuşağı, başında sarığı, elinde tesbihi olan bir resim gelirdi. Sen
bunu zihnindeki karikatür ile karıştırma. O resim kendi içinde ve
zamanın şartlarında görenleri haşmeti ile hayran bıraktırıyordu.
Örneğin Fransa’ya elçi olarak atanan bir Osmanlı sefiri kendine
Paris’teki herkesi hayran bırakmış, bir süre sonra Fransız erkekleri
onun giyinişinden yürüyüşüne kadar her şeyini taklit etmeye
başlamışlardı. Sadece giyinişi değil, oturup kalkması, yemek yemesi,
kahve içmesi, temizliği, dindarlığı, dürüstlüğü, hepsi içinde… Ve bu
gibi örnekler tarihte saymakla bitmez. Demiyorum ki, bunca senenin,
devrin ardından, sarık şalvar dolaşalım, ancak, yahu bir Türk’ün
modernite anlayışı içerisinde kendine özgü bir kıyafeti olamaz mı?
Sadece kahvedeki oturuşumuz kaldı kendimize öz! Onun da sahip
çıkılacak bir özelliği yok. Broadway’de yürürken, nasıl bir Yahudiyi,
Hintliyi, tanıyorsak, “İşte bu Türktür” diyebileceğimiz bir
özelliğimiz olmalı. Aksi takdirde, yozlaşma ve asimile kaçınılmaz
oluyor. Vazgeçilmezlerimiz bir bir ortadan kalkıyor. Yani bazen
aklımdan ‘keşke şapka kanunu sıkı bir şekilde uygulansa’diyorum. En
azından diğerinin aklında şapkası var Türk olabilir düşüncesi
gelebilir. Bu neden önemli? Eğer kimliğinizi tanımlayan
vazgeçilmezlerinize artık ihtiyaç duymuyorsanız, kimliğinize de bir
gün ihtiyaç duymayacak hale gelmeniz kaçınılmazdır. O noktada da
çözülme başlar ve küresel güçlerin istediği yuvarlak bir insan tipi
olup çıkıveririz. Cemiyetçilerimiz, insanlarımızı bir araya
getirmeye, şuurlandırmaya, başımızı ağrıtan davalarımıza sahip
çıkmaya çağırırken lütfen bu söylediklerimin önemini bir
değerlendirsinler. Türk gibi görüntü arzetmeyen, Türk örfüne adetine
inancına uymayan en sonunda bir Türkten çok yuvarlak, insancıl, nötr
kelimelerle kendini ifade etmeye başlayan bir insanın artık bu
anlamda sana vereceği pek bir şeyi kalmamış demektir. Facebook
Profillerimiz! Gelelim facebook’a. Türk arkadaşlarımızın profil
kısmındaki doldurdukları ve boş bıraktıkları kısımlar dikkat çeker
nitelikte. Ben de bunu görüşlerine önem verdiğim bir yazarın
yazısından sonra farkettim. Sizde bakınca göreceksiniz ki
profillerde genel itibariyle Türkler, politik görüşlerini, dinlerini
hatta ‘Hometown’ larını yazmıyorlar. Sebepler neler olabilir?
Gereksinim duymamak, kendisi hakkında fazla bilginin başkaları
tarafından bilinmesini istememek, kimliği ile farkında olmasa bile
bir problemi olmak. İşte üçüncü ihtimal bizi ürkütmeli.
Diyebilirsiniz ki, bekar arkadaşlar bu konuda belki ihtimal
hesaplarını daha güçlü kılmak için o kısımları boş bırakıyorlar. İyi
de sadece Türkler mi bekar? Amerikalılar, hem dinini hem politik
görüşünü hem de ilgilediği cinsiyeti açık açık yazabiliyor. Sadece
muhafazakarları değil, dekoltelisi, mini eteklisi, satanisti,
ateisti, Hrıstiyanı, Yahudisi göğsünü gere gere bunları yazabiliyor.
Hatta yazma gerekliliğini hissediyor demeliyiz biz buna. Eğer sen
Müslüman ve Türk bir kimliğe sahipsen bunu yazmamanın bir sebebi
olmalı. Ha ben seni öyle zannediyor olabilirim, ne isen, neye
inanıyorsan, ya da inanmıyorsan o zaman onu yaz. Basit bir mesele
gibi gözüküyor ama, işin sağlamasını yaptığımızda bunlar iç
dünyamızı ortaya döken ipuçlarıdır. Facebook’ta 87 arkadaşımın
profillerine tek tek baktım. Çok ilginç şeylerle karşılaştım. 87
kişiden ilişki durumunu yazan kişi sayısı 28. İnancını yazan toplam
15 kişi vardı. Bunlardan 8 tanesi İslam-Müslüman, diğerleri de aynen
şöyle yazıyordu; 1 Jewesh-Reform - 1 universal pees - 1 married and
have 3 kids 1 ??? - 1 Love people - 1 working on a new religion 1
Biz gelmedik kavga için Politik olarak ben dahil kendimizi müthiş
bir liberalleşme içerisinde gördüm. Toplam dolu sayısı 87’de 25,
ancak yine gizlenen ‘other’ları çıkarırsak kalıyor 17. Yani hala
birbirimizden korkuyoruz. Çünkü babalarımız bu meseleden çok çekti...
9 liberal - 4 Very Liberal - 8 Other - 2 Conservative - 1 Very
conservative, 1 Moderate Ve 87 kişiden cinsiyetini yazanların sayısı
ise 50… Yani cinsiyet her şeyden önemli. Fotoğraftan anlaşılmaz diye
korkuyoruz herhalde!… En ilginci de bir parti başkanı olan (Güçlü
Türkiye Partisi) Tuna Bekleviç’in ‘Political Views’ hanesinin boş
olması idi. Resmi bir kurumda Din Görevlisi olarak çalışan bir
arkadaşın da ‘Religious Views’ hanesi boştu mesela. Sizce de
çelişkili ve garip bir durum içinde değilmiyiz?
Cemiyetçilik Üzerine
Geçtiğimiz hafta Washington DC’de ATAA tarafından düzenlenen bir
liderlik semineri vardı. Genel Sekreter Oya Bain’in daveti üzerine
iki gün süren bu etkinliğe gözlemci olarak katıldım. Öncelikle
söylemem gerekir ki, buradaki Türk toplumu olarak ihtiyaç duyduğumuz
bir çok meseleyi derinlemesine öğrenebileceğiniz bir seminerdi. Tabi
iyi seviyede bir İngilizce bilmeniz birinci şart. Çünkü program
baştan aşağı İngilizce olarak hazırlanmıştı. Ben kendi adıma bu
seminerde anladım ki, Amerikalılar’a derdimizi anlatmakta en büyük
eksikliğimiz İngilizce’yi yeterince kıvrak kullanamamamız. Tabi
bunun dışındaki daha öncelikli konu ise, savunduğumuz meseleyi iyi
bilmemiz ve kullandığımız araçlar. Nedir bu araçlar. Öncelikle bir
araya gelmek ve bir resmiyet kazanmak, yani ‘non-profit’ bir
organizasyon olmak. Bu sıfatın getirdiği hakları ve sınırlamaları
iyi bilmek. İyi bilmeniz gereken bir başka önemli konu da yapmak
istediğiniz işler için para bulmak. Para bulmak için gönüllüler
bulmak... Öğrendiğim en ilginç konulardan biri de ‘non-profit’ işler
için kurulmuş bir web sayfasının http://nonprofitmatch.com/ olduğunu
öğrenmek oldu benim için. Bu sayfadan kar amacı olmayan bütün işler
hakkında bilgi edinebiliyorsunuz. Seminere Amerika’nın her
tarafından katılanların olması hoş bir durum. Amerikan seçimlerinde
yarışan tek Türk aday Osman Bengür’ün yanında altı tane emekli
Amerikalı milletvekilinin konuşmacı olarak katılması ve sorulara
cevap vermesi hoş bir durumdu. Tabi böylesine içeriği dolu olan bir
programa katılım çok daha yüksek olmalı idi. Cemiyetçilik adına en
zayıf noktalarımızdan birisi de yaptığımız işi duyuramamak,
elimizdeki iletişim kaynaklarını iyi değerlendirememek olarak
karşımıza çıkıyor. Bir önceki yazımda bu probleme değinmiştim. İşin
bir de diğer tarafı var tabi. Programa katılım az diyerek halka
sitem ederken, etkinlik düzenleyenlere de bir şeyler söylemeliyiz.
En büyük hatamız program süreleri ile ilgili. Bir öğrencinin ders
dinleme dikkatinin 20 dakikadan sonra dağıldığı bilimsel bir
gerçekken, bizler neden 3 saatlik programlar yaparız. Hadi program
lastik gibi uzadı da, içindeki konuşmalar neden insanı bayıncaya
kadar uzar. Eğer ki o program bir panel ya da açık oturum değilse 10
dakika bir insanın neyine yetmez. Cemiyetçilik ile uğraşan
büyüklerimiz artık bunu öğrenmeliler. Lütfen güç bela bir araya
topladığınız insanları sıkıcı ve uzun (iyi hazırlanılmamış)
konuşmalarla kaçırmayın. “Hazır bulmuşken, şunun kafasına her şeyi
doldurayım” gibi propagandacı mantıkdan kurtulun artık. Öncelikle
yaptığımız etkinliği konusu kadar, içeriği, hatta program
sıralamasına bile binbir itina göstermeli değilmiyiz. Hani bizde bir
söz vardır; “İnsan her gün baklava yese, ondan bile bıkar” diye.
Yani her şey kararınca olmalı. Görsel öğrenmenin daha etkili olduğu
bilimsel bir gerçek, yazılanların okunmadığı, konuşmaların belli bir
bölümünden sonrasının (konuşmacının kabiliyetine göre de değişir)
dinlenmediği aşikar iken, bu eski vaaz usulünde ısrar niye? Roma’da
Romalılar gibi davranacaksın. ‘Show business’ dünyasının merkezi
olan Amerika’nın bu yönünden de faydalanmalıyız. Bu işi en iyi bu
insanlar yapıyor. En azından taklit etmeliyiz diye düşünüyorum. Tabi
kendi içimizde de bu işi iyi yapanlar hiç yok değil. Özellikle
Başkonsolosumuz Mehmet Samsar’ın davet edildiği programlarda 5
dakikayı pek aşmayan kısa, öz, ama etki bırakan konuşmalarını örnek
alabiliriz. Ayrıca kendisini mümkün olduğunca her programa
katılmasına ve de çok acil bir durum yoksa, sonuna kadar, hem de
yerinden hiç kalkmadan takip etmesine her seferinde takdirle şahit
oluyorum. Üzücü olan ise, devlet büyüklerimizin bile, içeriğini
sevse de sevmese de, emeğe saygı gereği, sergileneni yerinden
kalkmadan takip ederken, bazılarının ortalıkta bir sağa bir sola,
pazar ağası gibi, dolaşıp dikkati dağıtmasına anlam veremiyorum. Cem
Yılmaz, Trabzon turnesinde, gösteri esnasında salonun bir sağına bir
soluna dolaşan adama, ‘siz niye oturmuyorsunuz’ diye sorunca; ‘salon
benim eniştemin’ diye bir cevap alıyor. Belki böyle bir durum
rahatlığı hissedenlerde var aramızda. En dayanılmazı ise, her telden
çalan cep telefonları. He seferin de mi, unutulur? Seni o saatte
Başbakan mı arar ki (arasa Başkonsolosu arar) kapatmazsın, ya da
titreşime almazsın... Yani, hem faaliyet yapanlar, hem de iştirak
edenler olarak öğreneceğimiz o kadar çok şey var ki. Bir yerlerden
başlamak lazım artık...
Derdim Çoktur Hangisini Yazayım…
Merak ediyorum, acaba Türk dünyası olarak ne zaman gündemimiz, terör,
yangın, bozgun dışında bir konu ile meşgul olacak. Merak ediyorum,
ne zaman birlik olup problemlerimizi halledebileceğiz. Ne zamana
kadar Uluslararası camiada, adımız hep problemlerle anılacak? Avrupa
Birliği’nde Kıbrıs sorunu ile Amerika’da Ermeni iddiaları ve Kuzey
Irak anlaşmazlığı ile gündem oluyoruz. Uzaktan şöyle bir Türkiye
tablosuna bakıyorum; Hep karamsar, fırçalar tuvale hep kan fışkırtma
sevdasında, ülkemin sınırları giderek kızıla çalıyor, kırmızı
alarmlar, kırmızı çizgiler, kan kırmızı kokular yükseliyor resimden…
Daha dün, futbolda, eurovision’da atletizmde olan başarıları ile göz
dolduruyorduk dünya arenasında. Gelişen, değişen, büyüyen Türkiye
imajlari çiziliyordu. Yanımızda dostlarımız vardı. Bugünkü tabloya
bakın birde… Ha bugün, ha yarın bir savaşa girebiliriz. Ülke içinde
de bazı karanlık eller iki tarafı birbirine düşürme sevdasında
yürüyüşler tertip ediyor, kundaklamalar, sabotajlar düzenliyor.
Üzücü olanı, bunun önüne kimse geçemiyor. Hal içerde böyle iken,
muhtemel bir sıcak temasta, ateşin etrafa sıçraması, alevlerin bütün
coğrafyayı sarması ihtimali var. Peki böyle bir durumda, ülke olarak
yanımızda “İşte bu bizim dostumuzdur, gözü kapalı sırtımı ona
verebilirim” diyebileceğimiz bir tane ülke var mı?. Kimdir o ülke,
İran mı? Suriye mi? Yunanistan mı? Operasyona beş kala, Amerika
karşımızda mı, yanımızda mı, arkamızda mı, arkamızda ise ne için?…
Bilen varsa beri gelsin… Mümtaz basınımızdan bazı sesler yükseliyor.
Hemen Kandile inmeliyiz, hepsini birden temizlemeliyiz gibisinden…
Bunu diyenler, ömründe hiç haritayı açıp bir bakmış mı acaba kandil
dağı nerede, arazi nasıldır? Kandilin bir tarafı İran sınırı
içerisindedir, İran’dan izinsiz oraya adımını atamayacağınızı
bilmiyor musun? Biliyorsun da amacın, tam da desteğe ihtiyacımız
olduğu bir dönemde İran’ı da mı karşımıza geçirtmek. Sen kimsin?
Kimlerdensin? Bu yaptığın cehalet mi? İhanet mi? Benim için ikisi de
birbirinden tehlikeli. Aynı mümtaz basınımızın böylesine birlik
beraberlik ihtiyacı hissettiğimiz ve bunu perçinleme fırsatı olarak
değelendirebileceğimiz bir günde Cumhuriyet Bayramında attığı başlık
“Asker tören alanını terketti…” şeklinde. Sen böyle bir günde kimin
ekmeğine yağ çalıyorsun diye soran olmayacak mı? Kaldı ki haberin
yalan olduğu doğrulanıyor. Başımıza ne geliyorsa yaptıklarımız ya da
yapamadıklarımız yüzünden geliyor. Yani tarih sahnesinde malesef
‘hakettiğimiz’ yerdeyiz. Top-yekün, bu ihaneti ve cehaleti ortadan
kaldırmadıkça, tek yürek tek bilek olamadıkça, belimizi
doğrultamayacağız. Geçenlerde Manhattan’da yapılan ve gururla
izlediğimiz, Sertap Erener-Fahir Atakoğlu konserinin yapıldığı
Carnegie Hall’ın Isaac Stern Auditorium’unun koltuk sayısı üç bine
yakın ve boş yer yok gibi idi. Katılanların tabiki ezici çoğunluğu
Türk’lerdi. Bilet fiyatları 60 dolar civarında… Geçen aksam
Federasyon’da yapılan Cumhuriyet resepsiyonuna katılan kişi sayısı
ise 30’dan biraz fazla idi. Bu gece ücretsizdi ve ücretsiz nefis
yemekler vardı. Cuma günü Fatih Camii’nde, hemen Cuma namazı
öncesinde, şehitlerimiz için yapılan mevlütü dinleyen kişi sayısı
50’yi geçmez, ki bu camii cemaatinin bile olaya tam olarak iştirak
etmediğini gösterir. Bana bu mevlütü duyurmak için e-mail atanlar,
sırf kendileri gelse idi, en azından bir elli kişi daha olurdu. Bir
kaç gün önce, Güşan Yediç’in önderliğinde 35 tane Türk derneğinin
davet edildiği ve Ermeni iddialarına karşı, “aşk ile bir daha”,
anlamında bir mesajı olan toplantıya toplam katılanların sayısının
da 60 kişiyi geçmediğini biliyorum. Ekim ayının başında Amerikan
meclisine yaptığımız “Çıkartma”dan hiç bahsetmek istemiyorum. İşte
tablo ortada! Tabiki Türk sanatçılarımızın geldiği konser
salonlarını da tıklım tıklım dolduracağız. Serencamımız, neden
böylesine hassasiyet taşıyan diğer konularda salonları, meydanları,
camileri dolduramadığımız… Konserler, eğlenceler hepimizin ortak
organizasyonu da, digerleri neden, onun, şunun, bunun, -ci’ nin, -cu’nun…
İçimize bu fitne tohumlarını çözmedikçe gerisi laf-u güzaf… Ve
herkes görüntüde, bir şeyler yapıyor. Herkes kendi adına, kendi puan
hanesine yazabileceği bir seyler yaptığı için, bölünüp bölünüp
duruyoruz, başka da çok bir şey olmuyor. Lütfen herkes kendini biraz
hesaba çeksin. Samimiyetsizliğin bu kadarı fazla değil mi artık?
Neden biraz da bunları görüp düzeltmeye çalışmıyoruz? İlle de isim
isim sen yanlış yapıyorsun demek mi lazım!… Cumhuriyetimizin 84.
yıldönümünde birlik ve beraberlik dileği ile…