Order status

Abone Olmak İstiyorum

Order status

Reklam Banner Tarifesi

        info@forumgazetem.com

home | about us | advertise with us|  | subscribe | newsstands | contact us| FAQs

 
     MeZUN calling card
 

 

FORUM NEWSPAPER, LLC
1199 MAIN AVENUE 
SUITE 4
CLIFTON, NJ 07011

Tel:   973-727-6674
         973-454-0996
Fax:  973-225-0151

info@forumgazetem.com


‘Hıdırellez’


“Hıdırellez” demek, benim için Edirne’de geçen çocukluğum demek gibi bir şey. Bugün “Hıdırellez”, yani abı hayat suyu içip ölümsüzlüğe erişen Hızır ile İlyas’ın senede bir defa buluştuklarına inanılan gün… Hani karada (Hızır) ve denizde (İlyas) zora düştüğümüz zaman kendilerini imdada çağırdığımız kahramanlarımız. Onlar da bizim ‘Hero’larımız işte. Keşke biz de onları filimlere, çizgi filmlere konu yapıp güncelleyebilseydik…

Hemencik geliverdi aklıma; koca koca, göğe dümdüz uzanan meyvesiz Katatırnak ağaçları vardı evimizin önünde. İki minik derenin arasında kalmış yüksekçe bir platoyu andıran evimizin önünde kutlanırdı Hıdırellez her bahar. Ben köyün okulunun müdürü babam olduğu için bu bayramın bizim evin önünde kutlandığını düşünürdüm, çocukluk işte… Meğer bu bayram hep orada kutlanırmış zaten…

Hatıramda sarı sıcak bir görüntü, biraz eskimiş, silinmiş yer yer. Bazıları capcanlı…

Balkan göçmeni komşannelerimiz, içi samandan ya da elbise eskisi ile doldurulmuş minderlerini ve paspaslarını koltuklarının altına kıstırıp bizim evin önüne koşarlardı o gün. Çerezler, çekirdeklerden muhakkak çocuklara da verilirdi. Hıdırellez neydi bilmezdik önceleri ama çok severdik o günü. Havaya, suya, toprağa cemre düşmüş, ağaçlar gelinlik giymiş olurdu. Pamukşeker, elmalı macun, dondurma, atlı karınca bir tek o gün görünürdü bahçemizde...
Aliosman abi, İsmail, Çetin vardı, bizim çetenin elemanları ve tabi abim ve ben… Hıdırellez günü hep beraber buluşurduk, haylazlık yapmak için. Bütün köyün kızçeleri kızanları, “Elveda Rumeli” dizisinde olduğu gibi, hepsi de sarı sarı, çilli çilli… Sert sessizleri söyleyemezlerdi, biz de söyleyemezdik o zaman.. Üj bej şocuk bir olup te bi ora te bi bura, te büle akşama kaaa koştururduk bayram sevinci ile…

Mahallenin dışında okuldan arkadaşlar da gelirdi. Olcay’ın dişleri hep çürük olurdu, İbo zor konuşurdu biraz, Öner ile kanka idik, ikimizde müdür çocuğu. Kızlardan Fatma vardı, sınıfın en çalışkanı, Işıllar, Şuleler, Jaleler. Ahmet Hoca’nın kızları Elifler, Esmalar… Bir de Sibel vardı, berberin kızı… Hep beraber, kutu kutu pense oynardık, saklambaç, körebe, bezirgan başı, sek sek, ip atlama, yakan top, orta da sıçan… ne de güzel oyunlarımız vardı. Sonra zıpçık, karate kartlarımız, gazoz kapaklarımız, kibrit kutularımız, kavgalarımız...

Ağaçlarla kaplı yeşillik alanda bir aşağı bir yukarı belki birileri düşürmüştür diye para arardık, bulurdukta bazen. Sonra illede sahibi çıkardı. Yemin ettirirdik emin olmak için. Kelimelerin kutsallığını yitirmediği günlerdi. “Allah çarpsın, ekmek-kuran çarpsın” dediyse onundur, birazda gözleri yaşardı ise... Yapacak bir şey yok.. Geri verirdik...Hızır İlyas aşkına...

Hızır-İlyas, Anadolu dilinde yuvarlana yuvarlana “Hıdırellez” olmuş. Gittiğimiz her yere de götürmüş atalarımız. Taa Bosnaya kadar. Ve 500 senelik bir döngüde Boşnaklar “Eder-lezi” olarak benimsemişler onu. Ve Goran Bregoviç’in “Çingeneler Zamanı” filmi ile dünya mirasına geçen bir şarkıda ölümsüzleşmiş Hızır-İlyas. İşte kültürden kültüre kelimelerin göçü ve bazen yitip yozlaşıp bazen de ölümsüzleşmeleri. Biz bugün oralarda tutunamayıp dönmüşüz ama, çocukluğumun aydınlık bayramı Hızır-İlyas balkan dağlarında çobanın çingenenin türküsü olmuş. Ve bir Maistro onu tekrar bize tanıtmış.

Üniversite yıllarımda çektiğim ılk kısa filmimin müziği olarak kullanmıştım bu ezgiyi... Demek onu seçmemde bilinçaltı bir yöneliş varmış. Ben onu daha yeni keşfettim...

Ve bugün.... Amerikadayım. Amerikadayız. Madem buralara kadar geldik. Hıdırellez de gelmeli ardımızdan. Darda kalmanın yeri zamanı mı olur. Hem nerde ne zaman olursa çağırsan imdada koşmaz mı Hızırımız, İlyasımız. Çocuklarımıza ondan vermedik mi bu isimleri. O zaman çağıralım buralara da gelsinler. Her bahar buralarda da analım onları bir bayram havası ile. Hatta bir gün dönsek bile onların adı kalsın buralarda. Aynen bazılarımızın mezar taşları gibi sahiplensinler buradaki tarihimizi de, aslımızın, neslimizin bekçiliğini yapsınlar, ayak izlerimizi korusunlar bir gün dönüp gitsek te...

Tıpkı tarihte olduğu gibi... Balkan dağlarındaki çobanın dilinde kaldığı gibi, buradaki kovboylara da öğretelim Hızır-İlyas’ı... Ola ki biz bir gün unutursak, bir kovboy gitari, bir kızılderili flütü geri hatırlatsın bize...
 

Bahar oldu aman
Al kese astım gül dalına
Adadım yarin adına
 İki göz oda

Dağ yeşil, dallar yeşil
Uyandılar bayrama
Her gönül şen
Bir benim bahtım kara

Kokuyor buram buram
Fulyalar vakit tamam
Bir bana uğramadı
Bu bahar bayram
Ağlama hıdrellez
  Ağlama be bana
Acı ektim yerine
Aşk yeşerecek
Başka bahara

Ne yolu var ne izi
Tanıdık değil yüzü
Dileğim Allah'tan
Aşk sözün özü

Sevdiğim yok, eşim yok
Ağardı bir gün daha
Ey benim şans yıldızım
Gülümse bana




Kardeşlerin taht kavgası


Dünya her zaman meşhur taht mücadelelerine sahne olmuştur. Bugün pek taht kalmasa da ceylan derisinden koltukların konforu da bir zamanların tahtlarını aratmıyor ki, aynı kavga devam ediyor.

Kavga aynı kavga ama maalesef uslupla aynı edebi zarafeti koruyamadı.

ABD, Demokrat adaylar Obama ve Clinton’un bir yandan kendileri ile, bir yandan Cumhuriyetçi McCain ile yarışına sahne oluyor. Zaman zaman söylemler öyle sertleşiyor ki, ithamlar hakaret derecesine ulaşıyor. Bunlar Medeniyet’in, Demokrasi’nin ve de Humanizm’in en çok geliştiği düşünülen ABD’de oluyor. Türkiye Cumhuriyeti de bugünlerde benzer taht kavgalarına sahne oluyor. Bir tarafta Yargıtay’ın açtığı dava ile iktidarını kaybetme korkusuna kapılan bir hükümet, diğer yanda gizli krallıklar kurmayı hayal eden “derin” örgütler bir güç savaşı veriyor. Mesele mühim, “koltuğa kim oturacak?”… Ve bu taht kavgası için ‘savaşta her yol mübahtır’ anlayışı ile bel altından vuran vurana…

Başta da söylediğim gibi, taht kavgası eskiden de vardı, ama siyasetin bu denli kirli olduğu görülmezdi… En azından bizim topraklarımızda bu işler daha merdane halledilirdi.

Bakın yine kendimizden bir örnek; Cihan imparatoru Fatih Sultan Mehmet, 50 küsür yaşında beklenmedik bir zamanda vefat edince (ya da zehirlenerek öldürülünce) büyük oğlu Bayezid ile küçük oğlu Cem Sultan arasında bir taht kavgası başgöstermiştir. Cem Sultan babasının tahtı kendine bıraktığı haberini almış, ancak kendisine gönderilen ulak tuzağa düşürülünce İstanbul’a erken ulaşan abisi Bayezid tahta oturmuştur.

Cem Sultan, tahtı abisine kaptırınca abisine karşı mücadeleye girişir, ancak kaybeder. Osmanlı topraklarının dışına kaçmak zorunda kalan Cem Sultan, Mısır (memlük) Sultanı Kayıtbay’ın davetine icabet ederek onun sarayında bir süre yaşar. Hakkı olduğu Osmanlı tahtına oturamayışına hayli içerlemiştir. Bu arada Hacca gitmeye karar verir. Ve hac esnasında müslümanlardan gördüğü rağbet ve saygı üzerine tekrar taht sevgisi kabarır ve şairliğinin verdiği güç ile kaleme sarılır. Cem’in Bayezid’e yazdığı itiraz mektubundaki edebi güzelliğe bakın;

“Sen bister-i gülde yatasın şevk ile handan,
Ben kül döşenem külhan-ı mihnette sebep ne?”

Sen gül döşenmiş yatakta neşeyle gülerek yatarken,
Ben zahmet ve eziyet içinde küle batayım, neden?


Cem Sultan’ın bu edibane başkaldırısına abisi Bayezid’den aynı incelikte aynı zamanda yüksek bir hicivi de barındıran bir dörtlük ile cevap gelir.

“Çün ruz-i ezel kısmet olunmuş bize devlet,
Takdire rıza vermeyesin, buna sebep ne?,
Haccü’l-haremeynim deyu davalar edersin:
Ya saltanat-ı dünya için bunca talep ne?

Bize ezelden saltanat kısmet imiş,
Sen ise kadere rıza göstermedin buna sebep niye,
Hacca gittin kendini temizlemek davasına düştün,
Peki dünya saltanatı için bunca hırs niye"


İşte iki kardeş taht kavgası içinde iken bile yüksek ruh hali ve edeplerini bozmuyor, kavgalarını sürdürürken bile edebiyat dünyasına böylesine güzel şiirler de kazandırabiliyordu bir zamanlar. Nitekim, bir süre sonra Cem Sultan, dervişane bir tavırla taht-ü tacından vazgeçtiğini yine edebi zenginliği göz dolduran iki beyit ile ifade ediyor.

Her çend ademi zat olmaz cihanda bigam,
Gam sonu şadlıktır, ey dil darılma, epsem!
Sultanlık olmaz ise dervişlik de hoştur.
Gör nice terkedindi taht ile tacı Ethem!


Taht yolunu hak yoluna kurban eden İbrahim Bin Ethem’in hayatını örnek alan Cem Sultan, yukarıdaki bu güzel beyitleriyle aslında bize çok şey anlatıyor. Cem Sultan sahip olduğu inanç değerlerine olan bağlılığının sınandığı Papa VIII. Innocent’in Hristiyan ol ve Haçlı ordularının başına geç teklifine "Değil Osmanlı Saltanatı, hatta bütün dünyanın padişahlığını verseniz dinimi değiştirmem". diyerek körü körüne bir taht hırsı içinde olmadığını kendisi için makam ve mevkiden daha önemli şeyler olduğunu göstermiştir.

Bizlere düşen tarihten ders alabilmek. Haliharzırda ülkemizde zaman zamanda Amerika’daki çatı kuruluşlarımızda yaşanan ve Türk’ün itibarını zedeleyen siyasi ve çıkar kavgaları son bulsun diliyoruz. Dünya Sultan Süleyman’a kalmamış ki bize kalsın!

 

 

Namus Belası

Dan Brown Melekler ve Şeytanlar isimli romanında roman kahramanına şu sözleri söyletir; “Gizlenecek bir şeyi olmayan hiç kimse Amerikan başkanlık yarışına giremez!”

Kitaba sadece bir roman gözü ile bakmazsanız, oynanan bütün oyunu anlatmaktadır aslında bu söz. Yani bu demektir ki; Amerika’nın başına kim gelirse gelsin kritik kararlarda, bazılarının (onu başkan seçtirenlerin) isteklerini dikkate almak zorundadır. Dikkate almazsa ne mi olur? Vali Spitzer’in başına gelenler olur.

Doğrusu ben sabık valinin başına böyle bir iş gelmesine üzüldüm. Amerika’da tek yakından tanıma fırsatı bulduğum ve aynı fotoğraf karesinde yer aldığım bir politikacı olması duygularımı nereye kadar etkiler bilmiyorum ama benim başka sebeplerim var.

Türk medyası her konuda olduğu gibi bu olayda da işin magazinel boyutu ile ilgilendi. Vali kıza kaç para ödemiş? Değermiymiş? Otelin hangi odasında halvet olmuşlar? (nasıl bir önemi varsa) Kızın ölçüleri kaça kaç imiş? Kılı tüyü neymiş? gibisinden gereksiz konular, meselenin asıl boyutunu dikkat ötesinde bıraktı.
Madem Spitzer bu lüks fuhuş firmasının “9” numaralı müşte-risi, o zaman valilik makamından daha yukarıda sekiz müşteri daha var demektir. “Dürüst, temiz hemüde namuslu siyasetçi isterük” bahanesi ile valiyi istifaya mecbur kılanlar neden diğer sekiz kişiyi de ifşa etmiyorlar? İşte benim midemi bulandıran asıl nokta burası.
Bu arada, Spitzer’in Senatör Hillary Clinton’un en büyük destekçilerinden olduğunu, 2012 için ABD başkanlığına oynadığını ve seçilmesinin nerede ise garanti görüldüğünü de hatırlatalım. Geriden sadece bir namus davası gibi görünse de olay en az bizim Ergenekon davası kadar derin bağlantıları barındırıyor. Mesele ne namus, ne din, ne de ırk meselesi. Mesele para...

Olayın patlak vermesinin hemen öncesinde Eliot Spitzer’in 2001 saldırısında yıkılan ikizlerin sahibi, yahudi işadamı Larry Silverstein hakkında soruşturma açmaya hazırlandığı biliniyor. Soruşturmada ilginç noktalar şunlar; Silverstein ile Bush ailesinin ortaklığı, yıkılan binalar için sigortadan istenen 7 milyar dolar, saldırıda 7 numaralı binanın durup dururken nasıl yıkıldığı, (CIA’in NY merkezinin ve Enron yolsuzluğunu araştıran komisyon merkezinin bu binada olması rastlantı olmasa gerek), Musevi tefeci Alan G. Hevesi’nin zimmetine geçirdiği 100 milyar doların akıbeti...
Vali’nin istifa ettiği günün ertesinde Wall Street Journal gazetesinin kapak sayfasında “Wall Street istifa haberi ile coştu” mealinde bir haber vardı. Amerikan medyasının ve yakın ilişkileri olduğu finans dünyasının bu çöküş karşısındaki sevincinin arkasında Spitzer’in New York savcılığı döneminden itibaren bankalar ve finans kurumlarının yolsuzluklarını yakın takibe almış olması yatıyor şüphesiz.

İşte bütün bu verileri gözönüne aldığınızda meselenin uçkur meselesinin ötesinde iç ve dış siyaset aktörleri, küresel ve yerel sermaye ile ilintileri su yüzüne çıkıyor.

Aslında iş bununla da kalmıyor. Görmek için bakanlar, magazinel boyuttan derin boyuta fokuslandıklarında, konunun Amerikan dış politikası, ortadoğu ve petrol planları doğrultusunda ülke içindeki mevcut denge gruplarının iktidar savaşını çok zorlanmadan görebilirler.

Son olarak diğer sekiz V.I.P. müşterinin kimliklerinin de ortaya çıkması konusuna dönersek; mevcut düzen dahilinde ben ismi ifşa edilecekler arasında Cumhuriyetçi bir siyasetçinin çıkma ihtimalinin çok zayıf olacağını şimdiden söyleyebilirim...



Türkçem ve aksanımla gururluyum

Görüyorum ki milli meselelerde en ön saflarda yer alan, aktif dernekçi kardeşlerimiz bile Türkçe konusunda yeteri kadar hassas değiller. Bir çoğunun çocukları ile İngilizce konuşması çok üzücü bir durum.

Yapılan programlara bakıyorum (tabi bazıları İngilizce olmalı) katılımcıların yüzde 99’u Türk olduğu halde program ille de İngilizce sunulmaya çalışılıyor. Bunun da ötesinde tartışma konusu artık sunucunun Türkçe aksanı sorun olur mu olmaz mı noktasında...

Nerede ise Allah’ın bizi yaratış şekline bile tahammül gösteremiyoruz ve doğuştan aksansız bir İngilizce konuşamadığımıza hayıflanıyoruz. Bu kadarına da pes. Eğer ekranların Arnold’u mevcut İngilizcesi ile California eyaletine vali olabiliyorsa, Koreli Ban Ki-moon berbat aksanı ile BM Genel Sekreterliği yapabiliyorsa, bizim etkinliklerimizde Türkçe aksanlı bir İngilizce’nin kime zararı var.

İstediği kadar ileri seviyede olsun, sonradan öğrenilen bir dilde aksan olacaktır. Bunu biz farketmesekte o dilin sahipleri hep farkedeceklerdir. Aynen bizim Türkçeyi sonradan öğrenen birini hemen farkettiğimiz gibi. Bırakın sonradan öğrenenleri Almanya’da doğmuş Türk çocuklarının bile konuştuğu Türkçe hemen kendini ele vermez mi? Kaldı ki, Arab’ın, Çin’in, Rus’un yanında bizim aksanımız kitap gibi kalır.

Her fırsatta yabancı dili tercih edişimizin altında yatan sebeplerden biri de "Yabancı dil kendini geliştirme belirtisidir" düşüncesi. Bu düşünce salt olarak doğru değildir. Malesef geri kalmışlığı kabul eden ve kompleks yaşayan ülkelerin düşüncesidir bu. Batıya muhtaç, teknolojik gelişmelere ayak uyduramamış, kendi ülkesinde bile dil bilmeden doğru dürüst bir iş bulamayan bir ülkenin bireyleri olmasa idik, ‘kendimizi geliştirme adına’ kaçımız ileri seviyede aksansız bir diğer dil öğrenme ihtiyacı hissederdik? Kendimizi geliştirmekten kasıt daha iyi yaşam, daha iyi maaştan ziyade entellektüel kaygı gerektirir. Kalanı mecburiyettir. Örneğin Cumhuriyetin ilk yıllarında üniversiteye gitmek entellektüel bir kaygı sayılabilirdi. Ama bugün mecburiyettir. Zira o zaman ilkokul mezunu bile kolayca iş bulabilirken bugün yüksek lisans yapmak zorunlu hale gelmiştir. Dürüst olalım, kaç tanemiz entellektüel bir kaygı ile İngilizce öğrendik ya da böyle bir kaygı ile Amerika’ya geldik.

Hiç bir Alman veya Fransız yabancı dil bilmekle övünmez. Hele İngilizce bilmekle hiç övünmez. Onu kendi dünya egemenliğine rakip görür. Hatta Fransızlarda bu düşünce cinnet derecesindedir. Hiç bir Fransız mecbur kalmadıkça İngilizce konuşmaz. Ülkelerine gelen turistlere karşı çok kibardırlar, ancak onların dillerini bildiğiniz sürece. Şahsi tecrübem ile sabittir ki, bir Fransıza İngilizce bir adres sorarsanız, pekçoğu sizi kibarca, bilmiyorum, ya da seni anlamıyorum diye savuşturur. Bir Fransız, çok iyi İngilizce bilse bile, özellikle Fransız aksanı ile konuşur ki kim olduğu bilinsin diye. Aksine bundan bir hayıflanma duymaz, gurur duyar. Ama biz yabancı dilimize güveniyorsak, kendi dilimizi tercih etmeyiz. Bunun temelinde üstü bastırılmış bir kompleks ya da sınıf atlama, özdeşlik kurma kaygısı yatıyor diye düşünüyorum. Ama milliyetçilikte de üstümüze yoktur, konuşmaya başladık mı mangalda kül bırakmayız.

Dil tek başına bireyin kendini geliştirme belirtisi olsa idi, o bireylerin o toplumu da geliştirmesi beklenirdi. Gelişmiş ülkeler, ülkenin kendini geliştiren bireyleri sayesinde gelişmezler mi? Peki, bugün Kuzey Afrika’da hangi ülkenin gelişmişliğinden bahsedebiliriz. Ama hepsi anadilinden daha iyi Fransızca konuşurlar! Ben Kuzey Afrika ülkelerine baktığımda onların dil becerilerini, gelişmekten çok, asimile olmaları ve “özgür” bir sömürü ülkesi olmaları ile değerlendirebiliyorum.

Dil becerisi insanın tabiki kendini geliştirme düzeyini de gösterir, ama, hiç bir zaman ana dilinin önüne geçmemelidir. Geçtiği an gelişmişlik, haberimiz olmadan sömürülmüşlük olur. Geçtiği an artık o dilin kültürünü kendi kültürümüzden daha fazla benimsiyor ve yaşıyoruz demektir. Geçtiği an emin olabilirsiniz ki, çocuklarınız değilse bile torunlarınız tamamen kendi aidiyetini unutacaktır.

Bu bizim Amerika’lı Türkler başta olmak üzere bütün Türklerin ortak problemidir. Unutmayalım ki, Amerika’da Türkler olarak, Türkçemiz ve Türkçemizin bize bir "armağanı" olan aksanlı İngilizcemiz bizi ilk etapta bir başkasından ayıran en büyük farkımızdır. Tabi üzerimizde Türk bayrağından bir tişort yoksa! Bunun dışında bir fark ben bilmiyorum, varsa lütfen söyleyin…

 O zaman ben Türkçem ve yabancı dil konuşurken ortaya çıkan Türkçe aksanım ile gurur duyuyorum…


Ergenekon’a ağıt

Kelime savaşlarında sıkça kullanılan iki yöntem vardır. Birincisi, yeni bir kelime üretip, esir etmek istediğin hedefin üzerine bir çuval gibi geçirmektir. Mesela hedefi, ‘kökten’, ‘fundamental’, ‘radikal’ diyerek uçlaştırmak, köşe-ye sıkıştırmaktır. Dünyada hiçbir kimse kendini Radikal kabul etmez. Ancak birileri ona bu elbiseyi zorla giydirmek arzusunda ise ve bilgi kaynakları o birilerine çalışıyorsa eninde sonunda o yaftayı boynunda görecektir. Ha bu arada amacı seni radikallikten kurtarmak değil, bilakis senin bu elbiseyi beğenip benimsemen ve düşman tanımına uymandır.

İkinci yöntemde ise, postmodern bir yaklaşımla kitleler kendi kelimeleri ile avlanmaktadır. Zira sana yapıştırılmak istenen yabancı literatüre karşın sana ait gördüğüne kendiliğinden sarılırsın. Seni senden olana düşman etmek. Bir ideolojiyi çökertmenin en etkili yollarından biri, onu savunur gözüküp, içerden altını oymaktır. Kelimelerin içini boşaltmak, sonra da, “işte sizin savunduğunuz şey bu” deyip, kitleleri aidiyetinden uzaklaştırmak, hedefleri kendi kavramları ile kavrayıp kıskaca almak…

Dünyanın en çok televizyon izleyen toplumu olarak ve Atılgan Bayar’ın da tesbit ettiği üzere, medyanın söylem üreterek sosyolog ve toplum bilimci-liğe soyunduğu ülkemizde çok tutmuştur bu taktik. Mesela, sağ ve sol kelimeleri sonlarına cı-cu ekleri getirilerek yıpratılmış ve birbirine düşman iki faile dönüştürülmüştür. Sonra da sağ gösterip sol kroşe yüklenen, sol gösterip sağdan yanaşan şeytan gibi bir dönemin gençliğine de yönlerini şaşırtmışlardır. Yirmilik delikanlılarımız, kızlarımız gençliğin verdiği romantizmle birlikte davaları uğruna ölmeyi, diğer taraftaki kardeşini öldürmeyi bile göze alırken, yıllar sonra, gençliği ateşleyen kodamanların ise birbiri ile çıkar ortaklıkları kurdukları daha bugün yeni yeni ortaya çıkmaktadır.

Son dönemde Türkiye üzerine oynanan oyunun da iki ayağı vardır. Ulus ve din bilinci. Zira bunlar global dünya tarafından sömürülmemizi engel iki aidiyet unsurumuzdur.

‘Din’ kelimesi masumdur, ama dini öyle birine temsil ettirirler ki, soğumamak elde değildir. Örneğin uluslararası konjoktürde İslam=El-kaide formülü ile bu oyun amacına ulaşır. Türkiye konjöktüründe ise, önce magazin konusu yapılabilecek bir dini konu bulunur. Sonra da, ekranda görür görmez insanın içini bir gülme ihtiyacı kaplayan Zekeriya Beyaz tiplemesine yorum yaptırılarak konu karikatürize edilir ve ‘soğutma’ işlemi tamamlanır. Ya da gündemini koruyan; Başörtüsü mü türban mı? İğneli mi, gıdıdan mı bağlı? tartışmaları ile toplum kutuplaştırılır. Hem dindarı, hem Laik’i bu oyuna gelir. Kelimeler korku salar, çatışma körüklenerek her iki kavramda yıpratılır.

Ülkesini seven insanın milliyetçiliği ile övünmesi normaldir. Ama birileri onu Hitler faşizmi ile eşdeğer tutunca, insanlar artık ülkesini seven biri olarak görünmekten ürkmeye başlar. Mesela, Türkiye kavramı kabul edilir, ama çerçevesi bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından çizilen Türk kavramı birçoklarını rahatsız eder, ki sorarsanız hepsi de Atatürkçü geçinir. Asıl isimleri istismarcıdır onların. Çünkü onlar, Türk vatandaşıdırlar, ama ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ sözünü ciğerleri dola dola hiç söylememişlerdir. Birileri Cumhuriyetimizle yaşıt olan ‘Türkiye Türklerindir’ sözünü hazmedememiştir hala. ‘Türkiye Türklere bırakılamayacak kadar değerlidir’ çünkü. O zaman ya kelimeye sahip çıkılmalı, ya da içi boşaltılıp, paçavraya çevrilmelidir.

Türklük ile ilgili en kuvvetli ve tarihi öneme haiz bir kelime seçilir ve içini boşaltma operasyonu başlar. Göktürklerin türeyiş destanı olan Ergenekon ismi Türklük hafızasının başlangıcıdır diyebiliriz. Efsaneye göre, Tatar hanı başta olmak üzere bazı hanlıklar birleşip Göktürklere savaş açar. Göktürkler bu savaşta zafer sarhoşluğuna erken düşüp ganimet avına başlayınca, nerede ise tamamı kılıçtan geçirilir. Göktürk Hakanı İlhan’ın oğlu Kıyan ve yeğeni Nüküz ile eşleri hayatta kalan son Göktürklerdir. Kaçış yolunda sarp bir geçitten geçerek cennet gibi bir vadiye ulaşırlar. İşte ‘Ergenekon’ onların bu vadiye verdiği isimdir. “Ergene” sarp, “kon” geçit, yol anlamındadır. Aradan 400 yıl geçer ve vadiye sığamayan Türkler atalarından duydukları bu sarp geçidi bulamayınca başka çıkış yolu ararlar. Aralarındaki bir demircinin önderliğinde etraflarını çevreleyen dağların demirden olan bölümünü hayvan derilerinden yapılan körüklerle ateşe verirler ve geçilebilecek kadar bir gedik açarak kurtulurlar. Türklerin başlarında ise Moğolca “Bozkurt” anlamına gelen ‘Börteçene’ bulunmaktadır.

Bu arada çok ilginçtir ki, Tom Berger’in “Last of the Dog Man” isimli filmde anlatılan bir kurdun kızılderililere yol gösterdiği, gizli tüneli böylelikle bulup büyük bir dağın altından geniş bir vadiye geçtikleri hikayesi de Ergenekon destanının bize bir başka kıta bağlantılı yansımasıdır.

Ve son döneme kadar Kürtlere bıraktığımız Nevruz (yenigün) kutlaması da aslında Türklerin Ergenekon`dan çıkışını kutladıkları günden başka bir şey değildir. Nevruz gününde, ateşte demir dövmeyi ve ateş üzerinden atlamayı, demirden dağın ateş yakılıp eritilerek açılan gedikten geçilmesi ile bağdaştırmak zor olmasa gerek.

Peki şimdiki literatürde artık Ergenekon nedir. Ülkemizi kargaşaya sürükleyerek dış mihraklı bir darbe girişiminde bulunmak isteyen, kimilerine göre Gladyo’nun devamı, ulusal bir görünüm arzetse de gayri milli bir illegal örgütün ismi. Yıpranan ne? Türklüğün kökeni ile ilgili bir tabir, bir destanın hatırası. Yani kimliğimizin bir parçası. Haberlerde bu kelime duyulduğunda artık zihinlerde nasıl bir resim oluşuyor? Psikolojik savaş dahilerinin bu tür kelime oyunları ile milli hafızamızda açtığı yaranın izleri o kadar derin ki, tamiri uzun uğraşlar gerektirir.

Ve şimdi Ergenekon’a ağıt zamanıdır. Zira Türklüğün tarihi hazinesini açacak bu ‘anahtar kelime’ artık kirlenmiştir…

 

Kazanç bunun neresinde?

Yeni Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün ABD’ye yaptığı resmi ziyaret herkesçe farklı algı ve yorumlamalara neden oldu. Meseleyi stratejik olarak değerlendirebilenler olduğu gibi, ‘Emine hanım Laura ile çay içer de Hayrunnisa hanım içemez mi?’ gibisinden ciddiyetsiz seviyede yorumlayanlar da var.

Gül, bir önceki dönemden farklı bir Çankaya profili çizeceğini Cumhurbaşkanı olur olmaz başlattığı yurtiçi gezileri ile belli etmişti zaten. Bu iç açılımdan sonra sıranın dış açılımlara geleceği aşikardı. Kaldı ki Gül, ilk gezisini Azerbaycan’a yaparak Türk dış politikasının yönü hususunda dünyaya da önemli bir mesaj vermişti. Batıya yapılacak ilk resmi ziyaretini ise ABD’ye yapması değil yapmaması garip ve anlaşılmaz olurdu bence.

Dönemin şartlarını, son Kuzey Irak operasyonundaki iki ülke dayanışmasını (gönüllü ya da gönülsüz) ve ortadoğu politikasındaki belirsiz gidişatı, hatta Pakistanda yaşanan gelişmeleri de buna eklerseniz, ne demek istediğimi biraz daha iyi anlayabilirsiniz. Tüm bunlarla birlikte bu ziyaretin pozitif veya negatif anlamda büyütülecek bir tarafı yoktu fikrini taşıyorum. Tabi Yalçın Küçük usta Yeniçağ Gazetesini kaynak göstererek ‘Yahudiler ile görüştü’ başlığını ön plana çıkarmaya çalıştı ama, ben ve diğer gazeteci arkadaşlarım New York Türkevi’nde yapılan bu kısa görüşmenin Gül’ün New York ve DC’de yaptığı tek görüşme olmadığını biliyoruz.

Ancak Türkiye’deki her vatandaşın olayı bizler gibi ‘koklayabilme’ şansı olmadığı için, öyle bir başlıktan yanlış kokular almış olması muhtemel. Kaldı ki, Gül’ün görüştüğü ‘yahudiler’ diye tabir edilen grup Amerika’daki en güçlü lobiye sahip olan ADL grubu temsilcileridir ve program listesinde de yer alan, sürpriz olmayan bir görüşmedir, hiç bir gizliliği de yoktur. Ben asıl, bu ziyaretten Türk Amerikan toplumunun kazancını irdelemek istiyorum. Gül New York’ta yalnız bu grup ile değil, BM’deki bir dizi görüşmenin ardından Türkevi’nde Ahıska Türkleri ve Türk Dernekleri temsilcileri ile ayrı ayrı ve uzun süre görüştü. Ahıska Türkleri ile olan görüşmeyi gazeteci, diğerini ise ‘dernekçi’ sıfatım ile takip ettim. Ahıska Türklerine sahip çıkmanın önemi tartışma konusu olmaktan çıkmıştır artık diye düşünüyorum. Abdullah Gül bu soydaşlarımızın önemini; “Amerika’ya yeni gelmiş 12 bin Ahıska Türkü, sizler için burada taze kan gibidir” cümlesi ile özetledi.

Cumhurbaşkanımızın Türk dernekçileri ile yaptığı görüşmeyi toparlayacak olursak açıkçası ben pek bir şey anlamadım. Zaten tam çerçevesi belli olmayan bir görüşme idi. Çözümden çok temenniye yönelik bir görüşme olduğunu ise gecenin sonunda algılayabildim. Tabi o görüşmenin herkes için farklı bir önem ve muhtevası vardı. Söylemdeki toplantı maksatı dernekçilikteki sıkıntıları çözmek, belki mesafeleri kapatmak, lobi faaliyetlerini hızlandırmaktı, ama öyle olmadı.

Yedi yıllık Amerika tecrübeme dayanarak, öncelikle sıkıntıların böylesi sihirli değnek dokunuşu mahiyetindeki toplantılar ile çözülemeyeceği, bilakis, meselenin hemen, acil servis girişinden alınarak ameliyata yatırılması gerektiğini düşünüyorum. Ameliyata geçmeden önce tabi teşhisi koymamız gerek. O gece benim gördüğüm kadarı ile bir TADF’ye bağlı dernekler, bir de diğerleri vardı. Manzara şu idi; TADF üyesi dernek temsilcileri, her söz alışlarında birbirlerini suçladılar, (genelde suçlamalar çatı ile taban arasında idi) bir diğeri öbürünün suçlamasına cevap verdi. Bazıları ise orada bir dernekçinin kaygılarını taşımaktan çok Türkiye’de bir seçmenmiş gibi, kendilerini öncelikli ilgilendirmemesi gereken, Türkiye politikalarına yönelik sorular sordu... Paramız yok diye dert yananlar, afaki projelerden dem vuranlar, biz yapacağız ama benzinimiz yok diyenler, sap ile samanı harmanlayan, boş ka-leye gol atıp tribünden alkış bekleyenler vs vs...

Diğer taraftan yapacaklarını değil yaptıklarını anlatanlar da vardı. Aynı grup, bize ne yapabilirsiniz yerine ‘bizden başka ne yapmamızı istersiniz’ diye sorarken, sanki diğerlerine de nazire ile karışık ders vermek ister gibiydiler. Ancak ben bu mesajın alındığını hiç sanmıyorum. O gecenin Amerika’daki Türk toplumunun birlik beraberliğine katkıda olduğuna da inanmıyorum. Aksine oluşan rekabet ortamından kıskançlıklar ve hasımlıkların arttığı bir gece oldu. Bazıları Cumhurbaşkanının tarafsız olmadığını, söz hakkı verilirken adil davranılmadığını iddia etti. Bazıları o gece bazılarının gövde gösterisi yaptığını ve şirin gözükmeyi başararak bazı teşvik ve kredileri garantilediğini öngördü... Bazıları, ipin ucunun kaçtığı, kervanın göçtüğü, atı alanın üsküdarı geçtiği konusunda ‘sarsılmaz kanılara’ sahip oldu. Ve gecenin sonunda Cumhurbaşkanı ile, seven sevmeyen, söz hakkı alan alamayan, siyasi görüşünü paylaşan paylaşmayan herkes fotoğraf çektirdi. Fotoğraf makinesine bakan herkes gülümsüyordu...


Bu iddiaların doğruluğu yanlışlığı bir tarafa, asıl mesele bu ayrışma. Yapılan iyi bir şeyi başkası yaptığı için tenkit etme. İşbirliğine gitmek, başarabilenden yardım istemek, yöntem öğrenmek yerine yabancılaştırmak... Acaba biz nerede yanlış yapıyoruz diye düşünmek yerine diğerininkinde şike aramak. Birbirimize önyargı ile yaklaşmak. Ortak bir tecrübe bankası kuramamak, bilgi ve tecrübe akışını sağlayamamak, aynı havuza akamamak... Asıl problemlerimiz bunlar. Ama bu sorunlar o gece ne konuşuldu, ne de bunlara çare arandı... TADF yahoogroups’ta bu konu ile ilgili olarak Güşan abimiz olayı; “Problem başkalarının ne yaptığı değil, bizim ne yapamadığımızda” sözleri ile çok güzel özetliyordu. Ne mutlu anlayıp ders alabilene...

Hasta, acil girişindeki sedyede kan kaybından ölmek üzere, doktorlar, senin kanın kırmızı, seninki yeşil, benimki mavi diye kavga ediyorlar. Ve hasta bir türlü ameliyat edilemiyor. Kazanç bunun neresinde? Not: Bu hafta aslında TADF seçimlerini yazacaktım ama o gün yaşananlardan sonra yazmamak topluma daha fazla şey kazandırır diye düşündüm...




Gözden Kaçırdığımız Şeyler

Bir grup ögrenciden Gümümüz Dünyasının Yedi Harikası'nın  neler olduğunu düşündüklerine dair bir liste yapmaları istenir. Aralarında Anlaşmazlıklar çıkmasına rağmen aşağıdakiler en fazla oyu alanlardır:


1) Mısır'ın Büyük Piramitleri
2) Tac Mahal
3) Büyük Kanyon
4) Panama Kanalı
5) Empire State Binası
6) St. Peter Bazilikası
7) Çin Seddi

 

Öğretmen oyları toplarken, sessizce duran bir kız öğrencisinin henüz kağıdını vermemiş olduğunu farkeder. Sonra öğrencisine kendi hazırladığı liste ile ilgili bir problem olup olmadığını sorar.
Kız Öğrenci ise "Evet, biraz. O kadar çok şey var ki, bir türlü karar veremiyorum" der.

Öğretmen de öğrencisine "Peki, söyle bakalım senin listende neler var, belki biz sana yardımcı olabiliriz" der. Kız öğrenci önce duraksar ve sonra okumaya başlar:

Bence Dünyanın Yedi Harikası;

 

1) görmek
2) duymak
3) dokunmak
4) tatmak
5) hissetmek
6) gülmek
7) ve sevmek ...
Odada sinek uçsa sesi duyulacak şekilde bir sessizlik olur...


Basit, sıradan ve normal olarak düşündüğümüz ve gözden kaçırdığımız şeyler gerçekte ne kadar da mükemmeldirler. Hayattaki en değerli şeyler satın alınamayanlardır!

 

Yeni yıl öncesinde email kutuma düşen bu yazı beni oldukça düşündürdü. Açıkçası yılbaşı kutlaması olarak aldığım en güzel kutlama mesajı idi. Bundan dolayı yeni bir yıla girdiğimiz şu günlerde bu gönderiyi sizlerle paylaşmak istedim.

Aynen öğrenciler gibi, yetişkinler olarak bizlere de bu soru yöneltilse idi, hepimizin aklına da ilk bölümdeki gibi, Tac Mahal’ler, Piramitler gelecekti. Zaten yukarıda anlatılanları önemli kılanda bu. Burnumuzun ucundaki, gözümüzün önündeki, daha da ötesi bedenimize hediye edilen bu harikaların acaba kıymetini biliyor muyuz? Yoksa sağlıklı bir şekilde kullanabildiğimiz koklama, duyma, görme gibi duyularımızın farkına sadece özürlü insanlar karşımıza çıktıklarında mı varıyoruz.
 

Bu işin bir tarafı. Bir de bu duyularımıza defalarca bir ikaz, bir ihtar mahiyetinde insanlık muhatap tutularak söylenen “Hala akletmez misiniz”, “Hala görmez misiniz” hitaplarının sırrınca bakalım.
 

Duyarken, gerçekten duyuyor muyuz? Yoksa kulağımıza vızıltılar mı geliyor sadece.

Görürken gerçekten görülmesi gerekeni görebiliyor muyuz? Yoksa gördüklerimiz perdelenmiş bir tablonun ötesindeki anlamsız siluetlerden mı ibaret. Yani, ikaz edildiği üzere, ibret gözü ile bakabiliyor muyuz hadiselere, yoksa bize giydirilen at gözlüklerinin ardından gördüğümüz, “dümdüz, tek yönlü” bir dünya mıdır?

Tatmak derken, sadece yemek geliyorsa aklımıza yediği şeylerin tadına bizim dışımızdaki mahlukatta bakıyor. Onlar da bakıyor, görüyor, ısıtıyor, seviyor…
 

Bunun ötesinde duyularımızla duyduklarımızı ne kadar sorgulayabiliyoruz, yoksa sadece perdede gördüğümüz ile hipnoz olanlardan mıyız? Etrafımızda, ülkemizde, kendi coğrafyamızda hülasa dünyada olup bitenleri değerlendirirken, duyularımızı diğer mahlukatın dışında ”akleden” bir şerefli yaratık gibi mı kullanıyoruz, yoksa önümüzdeki yiyecek torbasına ulaşmak için, boynumuza geçirilen esaret kemendine aldırış etmiyor muyuz?

Soruları ve örnekleri çoğaltmak mümkün…
 

Yeni bir yılın başlangıcında, geçen yılda başımıza gelenleri bir de bu yönde muhasebe etmeye çağırıyorum sizleri. Önümüzdeki ‘koskoca’ bir yıl ve hayatımızın geri kalan uzun yılları var. Yoksa öyle değil mi? Yoksa önümüzdeki yıl, hatta hayat dediğimiz yolcu gemisi göz açıp kapayıncaya kadar limana yanaşacak mı? Bu ihtimali görebilecek kadar muhasebe ve muhakeme duyusuna hakim miyiz?
 

E-posta kutuma gelen kutlama mesajı ile bitiriyorum.
 

Görmekten, duymaktan, dokunmaktan, tatmaktan, hissetmekten, gülmekten ve sevmekten mahrum

olmayacağınız bir yaşam dilerim…
 

Çocuklar kadar hayal gücüm geniş olsa idi, yeni yılda patlayan bütün bombaları, havai fişeklere çevirmek ve bomba sahiplerinin aptal bakışları yanında çocukların gökyüzüne uzanmış hayran bakışları arasına karışmak isterdim…

 

Küreselleşen Türkler Topluluğu

Her zaman yazmışımdır. Amerika’daki Türkler olarak en büyük problemimiz asimile olmaktır diye. Son elli senedir arzettiğimiz görünümle uzaktan bakıldığında hiçbir kategoriye konamayan bir dünya vatandaşı görünümündeyiz zaten. Tamam, batılılaşma dedik, medeniyet dedik, değişim, gelişim dedik. Ama bunlar da bir yere kadar değil mi? Türk insanının Türk kimliğinden uzaklaştıkça mutlu olduğunu üzülerek müşahede eder olduk. Tabi bu iddiayı kimse kendi için kabul etmeyecektir ama aksini de isbat edemeyecektir. Eskiden Türk erkeği denildiğinde, kocaman bıyıkları olan, ayağında şalvarı, belinde kuşağı, başında sarığı, elinde tesbihi olan bir resim gelirdi. Sen bunu zihnindeki karikatür ile karıştırma. O resim kendi içinde ve zamanın şartlarında görenleri haşmeti ile hayran bıraktırıyordu. Örneğin Fransa’ya elçi olarak atanan bir Osmanlı sefiri kendine Paris’teki herkesi hayran bırakmış, bir süre sonra Fransız erkekleri onun giyinişinden yürüyüşüne kadar her şeyini taklit etmeye başlamışlardı. Sadece giyinişi değil, oturup kalkması, yemek yemesi, kahve içmesi, temizliği, dindarlığı, dürüstlüğü, hepsi içinde… Ve bu gibi örnekler tarihte saymakla bitmez. Demiyorum ki, bunca senenin, devrin ardından, sarık şalvar dolaşalım, ancak, yahu bir Türk’ün modernite anlayışı içerisinde kendine özgü bir kıyafeti olamaz mı? Sadece kahvedeki oturuşumuz kaldı kendimize öz! Onun da sahip çıkılacak bir özelliği yok. Broadway’de yürürken, nasıl bir Yahudiyi, Hintliyi, tanıyorsak, “İşte bu Türktür” diyebileceğimiz bir özelliğimiz olmalı. Aksi takdirde, yozlaşma ve asimile kaçınılmaz oluyor. Vazgeçilmezlerimiz bir bir ortadan kalkıyor. Yani bazen aklımdan ‘keşke şapka kanunu sıkı bir şekilde uygulansa’diyorum. En azından diğerinin aklında şapkası var Türk olabilir düşüncesi gelebilir. Bu neden önemli? Eğer kimliğinizi tanımlayan vazgeçilmezlerinize artık ihtiyaç duymuyorsanız, kimliğinize de bir gün ihtiyaç duymayacak hale gelmeniz kaçınılmazdır. O noktada da çözülme başlar ve küresel güçlerin istediği yuvarlak bir insan tipi olup çıkıveririz. Cemiyetçilerimiz, insanlarımızı bir araya getirmeye, şuurlandırmaya, başımızı ağrıtan davalarımıza sahip çıkmaya çağırırken lütfen bu söylediklerimin önemini bir değerlendirsinler. Türk gibi görüntü arzetmeyen, Türk örfüne adetine inancına uymayan en sonunda bir Türkten çok yuvarlak, insancıl, nötr kelimelerle kendini ifade etmeye başlayan bir insanın artık bu anlamda sana vereceği pek bir şeyi kalmamış demektir. Facebook Profillerimiz! Gelelim facebook’a. Türk arkadaşlarımızın profil kısmındaki doldurdukları ve boş bıraktıkları kısımlar dikkat çeker nitelikte. Ben de bunu görüşlerine önem verdiğim bir yazarın yazısından sonra farkettim. Sizde bakınca göreceksiniz ki profillerde genel itibariyle Türkler, politik görüşlerini, dinlerini hatta ‘Hometown’ larını yazmıyorlar. Sebepler neler olabilir? Gereksinim duymamak, kendisi hakkında fazla bilginin başkaları tarafından bilinmesini istememek, kimliği ile farkında olmasa bile bir problemi olmak. İşte üçüncü ihtimal bizi ürkütmeli. Diyebilirsiniz ki, bekar arkadaşlar bu konuda belki ihtimal hesaplarını daha güçlü kılmak için o kısımları boş bırakıyorlar. İyi de sadece Türkler mi bekar? Amerikalılar, hem dinini hem politik görüşünü hem de ilgilediği cinsiyeti açık açık yazabiliyor. Sadece muhafazakarları değil, dekoltelisi, mini eteklisi, satanisti, ateisti, Hrıstiyanı, Yahudisi göğsünü gere gere bunları yazabiliyor. Hatta yazma gerekliliğini hissediyor demeliyiz biz buna. Eğer sen Müslüman ve Türk bir kimliğe sahipsen bunu yazmamanın bir sebebi olmalı. Ha ben seni öyle zannediyor olabilirim, ne isen, neye inanıyorsan, ya da inanmıyorsan o zaman onu yaz. Basit bir mesele gibi gözüküyor ama, işin sağlamasını yaptığımızda bunlar iç dünyamızı ortaya döken ipuçlarıdır. Facebook’ta 87 arkadaşımın profillerine tek tek baktım. Çok ilginç şeylerle karşılaştım. 87 kişiden ilişki durumunu yazan kişi sayısı 28. İnancını yazan toplam 15 kişi vardı. Bunlardan 8 tanesi İslam-Müslüman, diğerleri de aynen şöyle yazıyordu; 1 Jewesh-Reform - 1 universal pees - 1 married and have 3 kids 1 ??? - 1 Love people - 1 working on a new religion 1 Biz gelmedik kavga için Politik olarak ben dahil kendimizi müthiş bir liberalleşme içerisinde gördüm. Toplam dolu sayısı 87’de 25, ancak yine gizlenen ‘other’ları çıkarırsak kalıyor 17. Yani hala birbirimizden korkuyoruz. Çünkü babalarımız bu meseleden çok çekti... 9 liberal - 4 Very Liberal - 8 Other - 2 Conservative - 1 Very conservative, 1 Moderate Ve 87 kişiden cinsiyetini yazanların sayısı ise 50… Yani cinsiyet her şeyden önemli. Fotoğraftan anlaşılmaz diye korkuyoruz herhalde!… En ilginci de bir parti başkanı olan (Güçlü Türkiye Partisi) Tuna Bekleviç’in ‘Political Views’ hanesinin boş olması idi. Resmi bir kurumda Din Görevlisi olarak çalışan bir arkadaşın da ‘Religious Views’ hanesi boştu mesela. Sizce de çelişkili ve garip bir durum içinde değilmiyiz?

 

Cemiyetçilik Üzerine

Geçtiğimiz hafta Washington DC’de ATAA tarafından düzenlenen bir liderlik semineri vardı. Genel Sekreter Oya Bain’in daveti üzerine iki gün süren bu etkinliğe gözlemci olarak katıldım. Öncelikle söylemem gerekir ki, buradaki Türk toplumu olarak ihtiyaç duyduğumuz bir çok meseleyi derinlemesine öğrenebileceğiniz bir seminerdi. Tabi iyi seviyede bir İngilizce bilmeniz birinci şart. Çünkü program baştan aşağı İngilizce olarak hazırlanmıştı. Ben kendi adıma bu seminerde anladım ki, Amerikalılar’a derdimizi anlatmakta en büyük eksikliğimiz İngilizce’yi yeterince kıvrak kullanamamamız. Tabi bunun dışındaki daha öncelikli konu ise, savunduğumuz meseleyi iyi bilmemiz ve kullandığımız araçlar. Nedir bu araçlar. Öncelikle bir araya gelmek ve bir resmiyet kazanmak, yani ‘non-profit’ bir organizasyon olmak. Bu sıfatın getirdiği hakları ve sınırlamaları iyi bilmek. İyi bilmeniz gereken bir başka önemli konu da yapmak istediğiniz işler için para bulmak. Para bulmak için gönüllüler bulmak... Öğrendiğim en ilginç konulardan biri de ‘non-profit’ işler için kurulmuş bir web sayfasının http://nonprofitmatch.com/ olduğunu öğrenmek oldu benim için. Bu sayfadan kar amacı olmayan bütün işler hakkında bilgi edinebiliyorsunuz. Seminere Amerika’nın her tarafından katılanların olması hoş bir durum. Amerikan seçimlerinde yarışan tek Türk aday Osman Bengür’ün yanında altı tane emekli Amerikalı milletvekilinin konuşmacı olarak katılması ve sorulara cevap vermesi hoş bir durumdu. Tabi böylesine içeriği dolu olan bir programa katılım çok daha yüksek olmalı idi. Cemiyetçilik adına en zayıf noktalarımızdan birisi de yaptığımız işi duyuramamak, elimizdeki iletişim kaynaklarını iyi değerlendirememek olarak karşımıza çıkıyor. Bir önceki yazımda bu probleme değinmiştim. İşin bir de diğer tarafı var tabi. Programa katılım az diyerek halka sitem ederken, etkinlik düzenleyenlere de bir şeyler söylemeliyiz. En büyük hatamız program süreleri ile ilgili. Bir öğrencinin ders dinleme dikkatinin 20 dakikadan sonra dağıldığı bilimsel bir gerçekken, bizler neden 3 saatlik programlar yaparız. Hadi program lastik gibi uzadı da, içindeki konuşmalar neden insanı bayıncaya kadar uzar. Eğer ki o program bir panel ya da açık oturum değilse 10 dakika bir insanın neyine yetmez. Cemiyetçilik ile uğraşan büyüklerimiz artık bunu öğrenmeliler. Lütfen güç bela bir araya topladığınız insanları sıkıcı ve uzun (iyi hazırlanılmamış) konuşmalarla kaçırmayın. “Hazır bulmuşken, şunun kafasına her şeyi doldurayım” gibi propagandacı mantıkdan kurtulun artık. Öncelikle yaptığımız etkinliği konusu kadar, içeriği, hatta program sıralamasına bile binbir itina göstermeli değilmiyiz. Hani bizde bir söz vardır; “İnsan her gün baklava yese, ondan bile bıkar” diye. Yani her şey kararınca olmalı. Görsel öğrenmenin daha etkili olduğu bilimsel bir gerçek, yazılanların okunmadığı, konuşmaların belli bir bölümünden sonrasının (konuşmacının kabiliyetine göre de değişir) dinlenmediği aşikar iken, bu eski vaaz usulünde ısrar niye? Roma’da Romalılar gibi davranacaksın. ‘Show business’ dünyasının merkezi olan Amerika’nın bu yönünden de faydalanmalıyız. Bu işi en iyi bu insanlar yapıyor. En azından taklit etmeliyiz diye düşünüyorum. Tabi kendi içimizde de bu işi iyi yapanlar hiç yok değil. Özellikle Başkonsolosumuz Mehmet Samsar’ın davet edildiği programlarda 5 dakikayı pek aşmayan kısa, öz, ama etki bırakan konuşmalarını örnek alabiliriz. Ayrıca kendisini mümkün olduğunca her programa katılmasına ve de çok acil bir durum yoksa, sonuna kadar, hem de yerinden hiç kalkmadan takip etmesine her seferinde takdirle şahit oluyorum. Üzücü olan ise, devlet büyüklerimizin bile, içeriğini sevse de sevmese de, emeğe saygı gereği, sergileneni yerinden kalkmadan takip ederken, bazılarının ortalıkta bir sağa bir sola, pazar ağası gibi, dolaşıp dikkati dağıtmasına anlam veremiyorum. Cem Yılmaz, Trabzon turnesinde, gösteri esnasında salonun bir sağına bir soluna dolaşan adama, ‘siz niye oturmuyorsunuz’ diye sorunca; ‘salon benim eniştemin’ diye bir cevap alıyor. Belki böyle bir durum rahatlığı hissedenlerde var aramızda. En dayanılmazı ise, her telden çalan cep telefonları. He seferin de mi, unutulur? Seni o saatte Başbakan mı arar ki (arasa Başkonsolosu arar) kapatmazsın, ya da titreşime almazsın... Yani, hem faaliyet yapanlar, hem de iştirak edenler olarak öğreneceğimiz o kadar çok şey var ki. Bir yerlerden başlamak lazım artık...

Derdim Çoktur Hangisini Yazayım…

Merak ediyorum, acaba Türk dünyası olarak ne zaman gündemimiz, terör, yangın, bozgun dışında bir konu ile meşgul olacak. Merak ediyorum, ne zaman birlik olup problemlerimizi halledebileceğiz. Ne zamana kadar Uluslararası camiada, adımız hep problemlerle anılacak? Avrupa Birliği’nde Kıbrıs sorunu ile Amerika’da Ermeni iddiaları ve Kuzey Irak anlaşmazlığı ile gündem oluyoruz. Uzaktan şöyle bir Türkiye tablosuna bakıyorum; Hep karamsar, fırçalar tuvale hep kan fışkırtma sevdasında, ülkemin sınırları giderek kızıla çalıyor, kırmızı alarmlar, kırmızı çizgiler, kan kırmızı kokular yükseliyor resimden… Daha dün, futbolda, eurovision’da atletizmde olan başarıları ile göz dolduruyorduk dünya arenasında. Gelişen, değişen, büyüyen Türkiye imajlari çiziliyordu. Yanımızda dostlarımız vardı. Bugünkü tabloya bakın birde… Ha bugün, ha yarın bir savaşa girebiliriz. Ülke içinde de bazı karanlık eller iki tarafı birbirine düşürme sevdasında yürüyüşler tertip ediyor, kundaklamalar, sabotajlar düzenliyor. Üzücü olanı, bunun önüne kimse geçemiyor. Hal içerde böyle iken, muhtemel bir sıcak temasta, ateşin etrafa sıçraması, alevlerin bütün coğrafyayı sarması ihtimali var. Peki böyle bir durumda, ülke olarak yanımızda “İşte bu bizim dostumuzdur, gözü kapalı sırtımı ona verebilirim” diyebileceğimiz bir tane ülke var mı?. Kimdir o ülke, İran mı? Suriye mi? Yunanistan mı? Operasyona beş kala, Amerika karşımızda mı, yanımızda mı, arkamızda mı, arkamızda ise ne için?… Bilen varsa beri gelsin… Mümtaz basınımızdan bazı sesler yükseliyor. Hemen Kandile inmeliyiz, hepsini birden temizlemeliyiz gibisinden… Bunu diyenler, ömründe hiç haritayı açıp bir bakmış mı acaba kandil dağı nerede, arazi nasıldır? Kandilin bir tarafı İran sınırı içerisindedir, İran’dan izinsiz oraya adımını atamayacağınızı bilmiyor musun? Biliyorsun da amacın, tam da desteğe ihtiyacımız olduğu bir dönemde İran’ı da mı karşımıza geçirtmek. Sen kimsin? Kimlerdensin? Bu yaptığın cehalet mi? İhanet mi? Benim için ikisi de birbirinden tehlikeli. Aynı mümtaz basınımızın böylesine birlik beraberlik ihtiyacı hissettiğimiz ve bunu perçinleme fırsatı olarak değelendirebileceğimiz bir günde Cumhuriyet Bayramında attığı başlık “Asker tören alanını terketti…” şeklinde. Sen böyle bir günde kimin ekmeğine yağ çalıyorsun diye soran olmayacak mı? Kaldı ki haberin yalan olduğu doğrulanıyor. Başımıza ne geliyorsa yaptıklarımız ya da yapamadıklarımız yüzünden geliyor. Yani tarih sahnesinde malesef ‘hakettiğimiz’ yerdeyiz. Top-yekün, bu ihaneti ve cehaleti ortadan kaldırmadıkça, tek yürek tek bilek olamadıkça, belimizi doğrultamayacağız. Geçenlerde Manhattan’da yapılan ve gururla izlediğimiz, Sertap Erener-Fahir Atakoğlu konserinin yapıldığı Carnegie Hall’ın Isaac Stern Auditorium’unun koltuk sayısı üç bine yakın ve boş yer yok gibi idi. Katılanların tabiki ezici çoğunluğu Türk’lerdi. Bilet fiyatları 60 dolar civarında… Geçen aksam Federasyon’da yapılan Cumhuriyet resepsiyonuna katılan kişi sayısı ise 30’dan biraz fazla idi. Bu gece ücretsizdi ve ücretsiz nefis yemekler vardı. Cuma günü Fatih Camii’nde, hemen Cuma namazı öncesinde, şehitlerimiz için yapılan mevlütü dinleyen kişi sayısı 50’yi geçmez, ki bu camii cemaatinin bile olaya tam olarak iştirak etmediğini gösterir. Bana bu mevlütü duyurmak için e-mail atanlar, sırf kendileri gelse idi, en azından bir elli kişi daha olurdu. Bir kaç gün önce, Güşan Yediç’in önderliğinde 35 tane Türk derneğinin davet edildiği ve Ermeni iddialarına karşı, “aşk ile bir daha”, anlamında bir mesajı olan toplantıya toplam katılanların sayısının da 60 kişiyi geçmediğini biliyorum. Ekim ayının başında Amerikan meclisine yaptığımız “Çıkartma”dan hiç bahsetmek istemiyorum. İşte tablo ortada! Tabiki Türk sanatçılarımızın geldiği konser salonlarını da tıklım tıklım dolduracağız. Serencamımız, neden böylesine hassasiyet taşıyan diğer konularda salonları, meydanları, camileri dolduramadığımız… Konserler, eğlenceler hepimizin ortak organizasyonu da, digerleri neden, onun, şunun, bunun, -ci’ nin, -cu’nun… İçimize bu fitne tohumlarını çözmedikçe gerisi laf-u güzaf… Ve herkes görüntüde, bir şeyler yapıyor. Herkes kendi adına, kendi puan hanesine yazabileceği bir seyler yaptığı için, bölünüp bölünüp duruyoruz, başka da çok bir şey olmuyor. Lütfen herkes kendini biraz hesaba çeksin. Samimiyetsizliğin bu kadarı fazla değil mi artık? Neden biraz da bunları görüp düzeltmeye çalışmıyoruz? İlle de isim isim sen yanlış yapıyorsun demek mi lazım!… Cumhuriyetimizin 84. yıldönümünde birlik ve beraberlik dileği ile…

 

 


© Copyright 2007
Privacy Policy
 Term of Use

www.forumgazetem.com 
 
 
  home | about us | advertise with us|  | subscribe | newsstands | contact us| FAQs