
8 milyon nüfus, 8 milyon hikaye
Kuyrukta üçüncü araba benim. Gaz pompası üstündeki rakamlar ürkütücü.
Yüksek oktanlı arabalar için benzinin galonu 4.25 dolara çıkmış.
Oysa sabah geçerken tarifedeki rakam 3.95 dolar idi.
İki hafta öncesinde ise 3.70. Bu fiyat tırmanışına birilerinin çıkıp
''dur artık'' demesi gerekiyor. Oysa kapitalist sistemin bayraktarı
Amerika'da serbest ticareti sorgulamak kolay değil.
Televizyonda ekonomik haberler okuyan sunucu ''British Petroleum''
ile ''Gulf''ın son üç ayda 30 milyar doları aşkın ekstra kar
ettiklerini açıklıyor. Petrol üretici ülkelerde harp yok, fiyat
artışları nedenlerini kimse izah etmeye yanaşmıyor.
ABD Başkanı George W.Bush, yardımcısı Dick Cheney petrol ticareti
yapan ailelere mensup. Galon rakamları yükselince, servetleri
katlanıyor. Giderek tırmanan fiyatların hergün özel araçlarıyla iş
yerlerine giden 110 milyon Amerikalıya yüklediği sıkıntıyı
yaşamadıkları da kesin.
Gaz istasyonunda önümdeki yarı otobüs boyu arazi arabasının sürücüsü
''Rezalet bu, depoyu 120 dolara doldurdum. Ben de Canola yağına
döneceğim.'' derken burnundan soluyor.
Geçenlerde bir gazetede meteoroloji uzmanı Storm Field'le yapılan
röportajı anımsıyorum. Ünlü uzman, dizel motorlu Mercedes'ini Canola
gibi sebze yağlarıyla çalışmasını sağlayacak sisteme dönüştürttüğünü
söylüyordu. Storm "Bir dostum lokantasında patates kızartmasında
kullanılan yağları benim için topluyor. Sistem değişikliğine 2 bin
dolar ödedim ama şimdi ayda 200 dolar yakıt tasarrufu yapıyorum.
Sebze yağlarından tek şikayetim arabamın içinin lokanta mutfağı gibi
kokmasına sebeb oluşu" diyor.
Benzin istasyonunda yarım depo gaz aldıktan sonra trafik ışığını
beklerken top sakallı gençten biri yanıma yaklaşarak avucunu
uzatıyor. Pencereyi aralarken cebimden çıkardığım bir doları
uzatıyorum. Teşekkür etmeden alıyor ama gitmeye niyeti yok. Kömür
karası gözleri üstümde konuşuyor: ''Anlatacaklarım var, hikayemi
dinle.'' Herkesin bir değil çok hikayesi var New York gibi yerde.
Sekiz milyonluk kentte 8 milyon hikaye var. Yanıt vermiyorum. Üstü
başı perişan adamın çehresi sertleşiyor : "Dinle, benim hikayem çok
önemli. David Koch'u anlatacağım sana."
Yeşile dönen trafik ışığını işaret ediyorum: "Bekleyemem, başka
zaman" dedikten sonra gaza basıyorum. Genç dilenci refah ülkesinin
yüz karası sorunu 'evsiz'lerden biri olmalı. Saçını sakalını kesip,
kıyafetini düzeltmiş olsa entelektüel görünüme kavuşacağını
düşünüyorum.
'Evsiz'in sözünü ettiği David Koch iş ve ticaret aleminde tanınan
bir kişi. Forbes dergisi geçen Mart'ta 67 yaşındaki Koch Sanayi
patronunu New York'un en zengini ilan etti. Aile şirketinin
2007'deki yıllık cirosu 95 milyar dolar civarında. Altı özel uçak,
gemi büyüklüğünde yat, sayısız emlak sahibi David'in şahsi serveti
ise 17 milyar dolar. Peki bu yoksul, evsiz adam nerden biliyor David
Koch'u? Acaba durup dinlesemiydim 'hikayesini'? Ama donuk
gözlerinden ürktüğümü de itiraf etmem lazım.
Hayat güç, ömür törpüsü tempoyla sürüyor New York'ta. Kaçak sınıfına
giren kayıtsız göçmenler hizmet sektöründe boğaz tokluğuna
çalıştırılıyor. Ücretleri ev kirasına ancak denk geliyor, üstelik
memlekette yakınlarına da para göndermeleri gerekiyor. Üç- beşi
yazın soğutması, kışları ısıtıcısı olmayan evlerde oda paylaşıp
yaşıyorlar. Gene de şikayetçi değiller, terkedip geldikleri
ülkelerde geçim şartları daha vahim.
Oysa madalyonun diğer yüzü parlak. İş, ticaret, giyim-kuşam,
iletişim, finansman ve bankacılık gibi sektörlerde çalışanların tuzu
kuru. Akşamları iş çıkışı sosyete barlarında 'geyik muhabbeti'ne
takılıyorlar. Ismarladıkları içkilerin fiyatı bol sıfırlı.
Barmenlere bıraktıkları bahşiş, masalardan tabak-çanak toplayan
kaçak komilerin haftalığından fazla.
Ülke sathında ekonomik durgunluk canlanma emaresi görülmeden
süregeliyor. Faiz oranı indirimine rağmen piyasa hareketsiz.
Perakende satışları düşüşte, dev şirketler işçi çıkartmaya devam
ediyor. Dar gelirlilere ilaveten orta tabaka da gıda fiyatlarından
müşteki. Günlük ihtiyaç alışverişinde kağıt torbalar eskisi gibi
dolu değil. İnsanlar dört gözle bu sıkıntılı dönemin sona ermesi
bekleyişinde. New York'un belirli kesimlerindekiler ise kıyafetten
otomobile 'marka'lar süslü yaşamın zevkini sürdürmeye devam ediyor.
İkinci kalple ikinci yaşam
Aşağıdaki hikaye 'bilim-kurgu' türü film senaryosu gibi.
Kaynaklarını bilmesem ''Hayal kurma hazinesi son derece zengin'' bir
yazarın senaryosu deyip geçeceğim. Oysa bilimsel araştırmaların
ürünü, ayrıca münferit bir vaka da değil.
Konunun kökeninde organ nakli var. Sizinle paylaşmak istiyorum.
Yıl 1995. Sonny Graham adlı ağır kalp hastası bir adam ölmek üzere.
Doktorlar 56 yaşındaki Sonny'nin ancak bir kalp nakli ile
yaşatılacağını söylüyor. South Carolinalı fabrika işçisi Terry
Cottle tabancayla başına bir kurşun sıkarak intihar ediyor.
Sonny'ye 33 yaşındaki Terry'nin kalbi naklediliyor, kısa zamanda
iyileşerek normal hayata dönüyor.
Sonny bir süre sonra teşekkür etmek için Terry'nin karısı Cheryl ile
buluşuyor. 2006'daki karşılaşmayı Island Packet gazetesine, ''İlk
gördüğümde sanki yıllardır tanıyormuşum gibime geldi. Gözlerimi
ayıramadım ondan.'' diyen Sonny daha sonra 35 yıllık eşini boşayarak
Cheryl ile evleniyor.
Sonny Graham iki hafta önce kalbini aldığı Terry gibi kafasına bir
kurşun sıkarak intihar etti. En yakın arkadaşı Bill Carson kalp
naklini takiben Sonny'nin hal ve davranışlarında önemli değişiklik
olduğunu söyleyerek, ''Onun bira içtiğini hiç görmemiştim. Bir gün
arabayla giderken ''Durdur arabayı, bira içmem lazım.'' diye bağırdı.
Direksiyondaki arkadaşımız Steve, ''Ama sen bira içmezsin.'' deyince,
''Evet biliyorum ama biraya şiddetle ihtiyacım var.'' dedi.
Cheryl daha sonra Sonny'nin ısmarladığı biranın eski kocası
Terry'nin hayatta iken içtiği marka olduğunu açıkladı. Aile efradı
Sonny'nin hiç karşılaşmadığı Terry ile yaşamının özdeşleştiğini,
sonunda onun gibi intihar ettiğini söylediler.
Bilim adamları 70'i aşkın araştırmada hastaların organları
nakledilen insanların kişiliklerini aldıklarını tespit ettiler.
Arizonalı tıp doktoru Gary Schwartz'ın ''Ölüme Yakın Kişilerin
Jurnalı' adlı araştırma raporunda beyinde canlı hafıza hücrelerinin,
bilgi ve yaşam tecrübelerinin içeren dokuların organ nakli yapılan
kişilere geçtiği bildiriliyor.
Kalp nakli yapılan Milwaukee'li 67 yaşındaki Paul Oldham ilmi
raporları tümüyle kabul etmemesine karşın 1993 yılında 14 yaşındaki
bir çocuğun kalbini aldıktan sonra akidelere aşırı düşkünlüğünü izah
edemiyor: ''Ameliyattan önce şekerlemelere merakım hiç yoktu.
Hastaneden çıktıktan sonra karımla bir alışveriş merkezine gittik.
İlk uğrağım şekerci dükkanı oldu. Çeşit çeşit akide ve bonbon şekeri
aldım. Karım hayretler içinde kaldı.''
68 yaşında Claire Sylvia adlı bir kadına Maineli 18 yaşındaki Tim
Lamirande'den kalp ve ciğer nakli yapıldıktan sonra kızarmış tavuk,
yeşil biber ve biraya özlem duymaya başladığını ifade ediyor: ''Donörün
ailesiyle temas ettiğimde bu yiyecek ve biranın Tim'in en sevdiği
gıdalar olduğunu öğrendim. Yumuşak, uysal tabiatlı Claire 20 yıl
önceki ameliyattan sonra ''Hareketlerim değişti, erkek gibi yürümeye
başladım. Kendime güvenim arttı, saldırgan oldum.'' diyor. Floridalı
kadın tecrübelerini 'Bir Kalbin Değişmesi' adlı kitabında anlattı.
Tıbbi ve sosyal araştırmalar raporunda seks de önemli yer tutuyor.
Mesane kanserine yakalanan 25 yaşında bir kolej öğrencisine 24
yaşında lezbiyan kadının kalbi ve ciğerlerinin nakledildiği
bildiriliyor. Öğrenci, ''Ameliyattan sonra çok yoğun düzeyde seks
arzusu duymaya başladım, kadınlara düşkünlüğüm arttı. Kadınların ne
istediğini bilerek seks yapmaya başladım. Alışverişe merak sardım
ama lezbiyan kalbi taşıdığım için eşcinsel olmaktan kaygı duyuyorum.''
diye zihin ve bedenindeki değişiklikleri sıralıyor.
Dr. Schwartz'ın bir diğer araştırmasında 34 yaşında bir polis esrar
satıcısını tevkif ederken öldürülüyor. Polisin kalbi 56 yaşındaki
bir üniversite profesörüne takılıyor. Görgü şahitleri, kaçan
satıcının çehresinin Hz. İsa'nın tasvirlerdekine benzediğini
söylüyorlar. Profesör, Dr. Schwartz'a ''Sık gördüğüm rüyalarda
çehremde flaşlar patlıyor, yüzüm çok ısınıyor, gözle-rimin önünde
Hz. İsa beliriyor. Temas ettiğim ailesi polisin yüzüne kurşun
sıkılarak öldürüldüğünü bildirdiler.
Organ nakli yapılanların donörleri genç ise daha aktif yaşama
girdikleri, huylarının aksine hızlı dansa, şiir ve hareketli müziğe
merak saldıkları ifade ediliyor.
Organ nakli ile hastalar ikinci kalple ikinci hayata
başlıyorlar.İlginç ama korkutucu bir rapor bu.
Cehaletin ürkütücü daniskası
Dergi kapağındaki rakamı görünce gözlerim büyüdü. Doğrumu görüyorum
diye bir daha baktım. Evet. Milyon, milyar değil 'trilyon.' Hem de
üç kere. 'Vanity Fair'in hazırlattığı araştırma raporundaki rakama
göre Irak Harbi'nin Amerikan hazinesi ve ekonomisine maliyeti üç
trilyon dolar. Dünyayı satın alacak para bu. 10 kadar ülkeyi
saymazsak yerküredeki 180 ülkenin milli hasıla gelir toplamı kadar.
Ekonomi uzmanı değilim ama New York borsasındaki krizler, dev şirket
hisselerindeki değer kaybı, 'mortgage' krizi denilen emlak
sektöründeki iflaslar, petrol fiyatlarının önlenemeyen yükselişi,
ekonomi durgunluğunun kökeninde bu astronomik rakamın önemli rol
oynadığından şüphem yok. Üstüne üslük konunun bir de tiraji-komik
yönü var.
Amerikan halkı arasında kendilerini böylesine derin ekonomik
sıkıntıya sokan Irak'ın nerede olduğunu bilmeyenlerin sayısı insanı
ürkütecek kadar fazla. Bir anket kolej öğrencilerinin yalnızca yüzde
23'ünün haritada Irak, İsrail ve Suudi Arabistan'ın yerini
gösterebildiklerini ortaya koydu.
Fox TV'nin popüler şovu 'American İdol'da ''Beşinci Sınıf
Öğrencisinden Daha Akıllı mısınız?'' başlıklı üçüncü sınıf müfredatı
coğrafyasında öğretilen ''Budapeşte hangi Avrupa ülkesinin başkenti?"
sorusuna finalist Kellie Pickler ''Ben Avrupa'yı ülke sanıyordum.''
yanıtını verdi.
25 bin dolarlık soruya bir beşinci sınıf öğrencisi ''Hungary'' (Macaristan)''
diye tüyo verince Pickler safça itiraf etti: 'Hungry' (Aç) bir ülke
adı mı? Türkiye'yi duymuştum ama 'Hungary'yi duymadım.'' İngilizcede
'aç, doymamış' ile Macaristan sözcüğünün telaffuzu birbirine yakın.
Oysa konu sözcüklerin telaffuz çatışmasından değil yüksek tahsil
görmüş gençliğin genel bilgi eksikliği.
Amerikan kültürü üzerine kitapların yazarı Susan Jacoby bilim, sanat,
ekonomi, ulusal savunma, refah içinde yaşama kadar çeşitli alanda
dünya lideri ülkenin genel kültür cehaletini yansıtacak yeni bir
kitap yazdı. Jacoby 11 Eylül terör saldırısı şoku içinde evine
giderken stres atmak üzere bir bara girdiğini söylüyor: ''Ismarladığım
içkiyi yudumlarken yanıma koyu takım elbiseli iki genç erkek geldi.
Konuşmalarına kulak misafiri oldum. Tabiatıyla konu terör idi.
Konuşmalarından 11 Eylül'ü Amerika'yı İkinci Dünya Harbi'ne girmeye
sebeb olan Japonların 1941'de Pearl Harbor bombalamasıyla
kıyasladıklarını sandı. Biri ''Tam Pearl Harbor gibi.' benzetmesini
yaptı. Diğeri '' Pearl Harbor'da nedir?'' diye sordu. Arkadaşı ''Vietnam'lılar
bir limanı bombaladı. Vietnam Harbi başladı.'' yanıtını verdi. O
akşam yeni bir kitap yazmaya karar verdim.'' Profesyonel iş adamı
görünümündeki iki genç Pasifik'te tüm Amerikan filosunu yokeden
Pearl Harbor baskını ile 50 bini aşkın Amerikan askerinin can
verdiği Vietnam Harbi'nin 20 yıl sonra başladığını bilmi-yordu.
Bir an için Hungary-Hungry'yi, Avrupa'nın kıta mı ülke mi olduğunu
kenara çekip Irak'a dönersek Amerikan toplumunda tabandan tepeye
damarlarına işlemiş cehaletin derinliğine inanmak güç. Amerika Irak
Harbi'nde beş yılını doldurdu. Başkan Bush, yardımcısı Cheney askeri
birlikler, sivil halk karşısında yaptıkları konuşmalarda harbin
savunuculuğunu yaparak politikalarını haklı göstermeye çalıştılar.
Bugüne kadar harp harcamaların 500 milyara ulaşmasına rağmen ülkenin
daha güvenilir konuma girdiğini ileri sürdüler. Askeri harekatın
beşinci yıldönümü nutuklarından 24 saat sonra güncel yaşam eskisine
döndü.
Peki yüksek trajlı Vanity Fair'in 3 trilyon dolarlık harp faturası
nereden çıktı?
Derginin araştırma muhabirlerinin aylarca süren tesbitleri şöyle:
''Son beş yılda dönüşümlü olarak Irak'ta 1.6 milyon Amerikan
askerinin konuşlandı. 4 bin zayiat verildi. 65 bin yaralı, 750 bin
asker görev yapamayacak durumda oldukları için terhis edildi. 260
bin harp emeklisi tedavi altına alındı. Ruhsal ve bedeni sorunu olan
asker sayısı 100 bini aşkın. 200 bin asker psikiyatristlere gidiyor.
250 bin ordu mensubu maluliyet yardımlarından yararlanmak istiyor.
Harpte canveren 600 bin Iraklı sivilin aileleri de tazminat peşinde.
Irak'ta asker sayısını belli düzeyde tutmak için Amerikan 'Ulusal
Muhafız''ların cep-heye sevkedilmesiyle 100 binlerce sivil Amerikalı
iş sektöründen ayrılması gerekiyor. Bu durum ülke ekonomisini
olumsuz etkiliyor. Ayrıca uçak, helikopter, zırhlı araç, bomba ve
füzeler gibi silah, teçhizat, donanımın yenilenmesi barış
zamanındaki harcamaların 6-8 misli katlanmasını gerektiriyor.
Harp platformunda aşiret liderlerine ödenen nakit paraların
kayıtlarda gösterilmediğini, yeni Irak ordusu, ülkede sivil yapının
oluşturulması masrafları da hesaba katıldıktan sonra Amerika'nın
geleceğe yönelik maddi sorumlulukların maddi portresi üç trilyon
doları aşacak.''
Tablo böylesine karanlık. Durumun komikliği ise Amerikan halkının
yüzde 77'si hala Irak'ın haritada nerede olduğunu bilmiyor.
Aşk, flört masal oldu, para konuşuyor
Erkeklerin çoğu smokinli. Kadınlar 'marka' kıyafetler içinde, açık
bluzlardan dekolteleri sergileniyor. Donna Karan, Tom Ford,
Valentino olabilir diye düşünüyorum, belki de Stella McCartney.
Takıları da bir başka. Loş ışıkta dahi parıltıları etrafa saçılıyor.
Beyaz eldivenli garsonlar flüt kadehlerde şampanya ikramı yapıyor
davetlilere. Bir parfüm firmasının resepsiyonu bu.
Tanıdık sima var mı diye etrafa bakarken mini etekli döpiyes giymiş
bir kadınla gözgöze geliyorum. Büfe yanında ayakta ve tek başına.
Birlikte geldiğim arkadaşım ''Şampanya içmezsin, gel bir Martini
alalım.'' Bara doğru yürürken döpiyesli kadın karşıma dikiliyor: ''Evlimisiniz?''
Böyle soruyla karşılaşmadığım için bir an duraklıyorum. ''Evet.''
Orta yaşlı kadın sırtını dönüp uzaklaşıyor. Arkadaşım mütebessim: ''İlk
defa mı başına geliyor? Eş arayanlar evlilerle zaman kaybetmesinler
diye 'merhaba' demeden soruyu patlatıyor.''
New York'ta 'single' tanımına giren erkek ve kadınların ciddi ilişki
kuracakları eş arayışı ciddi bir sorun. Kadınların durumu daha da
vahim. 9 milyon nüfuslu kentte kadın fazlası 400 bin civarında. Peki,
tek başına yaşayanlar hayat arkadaşı bulmak için ne yapıyorlar? Boş
zamanlarını internet'te geçiren bir tanıdığım genel bilgi veriyor:
'' Binlerce kişi bilgisayarlarda 'çöpçatan' sitelerini tarayarak
karşı cinsten kişilerle temasa geçiyorlar. Ekranda kimlik ve
meslekleri, yaşam tarzı, dini inançları hakkında bilgi alışverişi
yapıyorlar. Fotoğraflarını gönderiyorlar. Sonra sıra uyum içinde
olduklarıyla buluşmaya geliyor.''
Sonuç neye varır bilmiyorum ama mantıklı bir düzene benziyor 'eşleşme'nin
ilk safhası. Bir hafta önce ekranlarda izlediğim sohbet programında
daha da ilginç bulgularla karşılaşıyorum. Erkeklerin sayı avantajına
rağmen kadınlar da sandığım kadar çaresiz değil. New York'ta moda,
reklam, uluslararası finans sektöründe çalışan, muayenehane sahibi
doktor, hukukçu gibi yüksek kazanç sağlayan meslek sahibi orta yaşlı
kadınlar ''Milyonerlerle Buluşma'' başlıklı bir sitede bekar,
yakışıklı genç erkeklere ulaşmayı deniyorlar.
Site yöneticileri zaman zaman klüplerde düzenledikleri davetlerde
zengin kadınları genç erkeklerle bir araya getirip tanıştırıyorlar.
Orta yaşlı milyoner iki kadın ''Eskinin 50 yaşı, bugünün 30'u.
Bizden 10-12 yaş genç olan ateşli erkekler bulmak, hayatımızı
renklendirmek istiyoruz. Aradığımız erkek çıkarsa evlilik de söz
konusu olabilir.'' diye konuşuyorlar.
Zengin olmayan kadınlar ne yapıyor derseniz onlar da boş durmuyor.
Patti Stanger adlı bir kadın genç ve güzel kadınlara giyim, makyaj,
davranış, konuşma stiline kadar çeşitli hususlarda öğreticilik
yaptıktan sonra özel partilerde eş bulmaya zaman ayıramayan milyoner
erkekleri 'tavlama' stratejisinde yol gösteriyor. ''Servet Avcıları''
kitabının yazarı Charlotte Hays ''Milyonerle evlenmenin ilk kuralı
zengin olmayanlarla ilişki kesmek. Eski 'First Lady'lerden Jackie
Bouvier (Kennedy) köklü bir aileden gelen, mükemmel geçmişe sahip,
vasat gelirli bir erkekle nişanlı idi. Sonra J.F. Kennedy çıktı
karşısına. Kennedy hayli varlıklı idi. Jackie nişanı attı, Kennedy
ile evlendi.''
Hollywood tarihine 'Sarışın Bomba '' sıfatıyla geçen Marilyn
Monroe'nun ''Bir Milyonerle Nasıl Evlenilir?'' filminde ''Yoksul bir
adam yerine zenginle evlenmek isterim.'' dediği akla geliyor. Filmin
tema şarkısı da ''Bir kadının En İyi Arkadaşı Pırlantalardır.'' idi.
Çöpçatanlık yapan Patti Stanger, genç-güzel kadınların para uğruna
yaşlı ve görüşü cazip olmayan erkeklerle evlenmesini ''Genelde
kadınlar erkeklerden 10-15 yıl daha fazla yaşıyor. Para güvenliğini
sağlamaları lazım.'' diye savunuyor.
Gene de bu anlayış, eşlenme stili kadın-erkek ilişkisinde flört,
romantizm, duygusal yakınlaşmayı dışlıyor. Peki nerede kaldı eski
günler. Gönlüne hoş gelen kızlarla ilk bakışmalar, tenhalarda elele
tutuşup gezintiler, fazla cinselliğe kaçmadan yakınlaşmalar,
yanaktan buseler? Tarihe karıştı onlar artık. Aşk, flört, sevgi
masal oldu. Haftada 60 saat çalışan varlıklı erkeğin kız peşinde
koşacak zamanı yok. Kadın kısmı ise yalnızca 'para' diyor.
Helal
sana Türkoğlu 'Hido'
Akşam
yorgun, argın eve geldikten sonra hastane, ameliyat masası, morglar
üstüne kurulu senaryoları ekranlarda izlemeye meraklı değilim.
Yatağa beyin
gerginliği içinde gitmeye ihtiyacım yok. Televizyonda Andre Rieu'nun
şefliğinde Johann Straus Orkestrası ve Korosu'nun nefis konserini
izledikten sonra masajdan çıkmış gibi rahatladığımı hissediyorum.
CNN'nin haber
başlıklarını görmek için kanal değiştirirken karşıma bir NBA maçı
çıkıyor. Ekran altını okuyorum, maç Boston Celtics ile Orlando Magic
arasında. Magic, takma adıyla 'Hido'diye tanınan Hidayet
Türkoğlu'nun takımı. Üç All-Star oyuncuya sahip Boston, NBA
ligindeki 30 takımın tepesinde. Maçın bitimine 3 saniye var, Boston
bir sayı ileride. Magic, time-out almış.
Bakışlarım ekrana
kitlenmiş, heyecanım doruğunda, bekliyorum. Hakemin 'başla' düdüğü,
Celtics 5'lisi Orlando'lulara yapışık, Magic gard'ı, boş adam arıyor,
sağ köşede çift markaja alınan 'Hido'ya pas veriyor. Milli oyuncumuz
beklemiyor bu pası. Tereddüt için zaman yok, aradan sıyrılırken
dengesi bahifçe bozuluyor ve jump-shot'ını atıyor. Top yüksek
kavisle basket çemberine girerken pota çevresinde yanan kırmızı
ışıklar maçın sona erdiğini müjdeliyor. Üç puvanlık şut Magic'in iki
sayıyla galibiyetini mühürlüyor. Orlando'lı oyuncular sevinç
çığlıklarıyla Hido'nun üstüne kapanıyor.
Kamera aynı anda
tribünlere dönüyor, Celtics taraftarları şaşkınlık içinde. Orta
sıralarda 5-6 seyirci, ellerinde Türk bayrağı ayakta alkış
tutuyorlar. Tüylerim diken diken, kalp atışlarım hızlanıyor,
ayyıldızlı bayrağın görüntüsü bir kez daha benliğimde Türklük gururu
dalga dalga yayılıyor.
Amerika'da Türklüğü yaşamak ayrı bir coşku
Yeni Dünya, bir
kıta ülkesi. Yüzü aşkın ırk göçmenleri arasında sayımız fazla değil,
310 milyonluk ülkede. Amerika ile Türkiye arasında bir okyanus, iki
düzine de devlet var. Eğitime gelen öğrencisinden yerleşik
insanlarımıza Türk kökenlilerin miktarı 300 bin civarında. Lider
ülkenin görkemli coğrafyasında Türkler dağınık, anavatanla
ilişkileri fazlaca güçlü, yerine oturmuş düzeyde değil. Gene de eski
topraklarına, örf, adet, geleneklerine bağlılıklarını yaşatmaya
çalışıyorlar.
Türkler
cemiyetleşmeye, örgütlenmeye de yatkın değiller.50 kadar cemiyet
kısa adlarıyla
Washington'da
'Asamble', New York'ta ' Federasyon' diye tanınan şemsiye kuruluşlar
altındaki faaliyet gösteriyor. Oysa bir kaç yıldır mahkemelere
uzanan iç çatışmalar toplumsal güçlenmeye zarar verdiği gibi Rum ve
Ermeni lobilerinin düşmanca girişimleri yeterince önlenemiyor.
Şimdilerde yeni
bir gelişme var Amerika'daki Türk'ler arasında. Son zamanlarda
mantar gibi türeyen web sitelerinde Türkler bireysel çabalarıyla
başta sözde Ermeni soykırımı olmak üzere anavatana yönelik karalama
hareketlerine karşı kolektif cepheleşmenin yollarını arıyorlar.Bu
sitelerde
ABD
Kongresi'ni soykırımı konusunda bilgilendirme mesajları gönderilmesi
telkin ediliyor, milletvekili ve senatörlerle yemek davetleri
düzenlendiğini açıklanarak, diğer bölgelerde benzeri davetlerin
tekrarlanması isteniyor.
Bu girişimlerin
iyi niyet taşıdığına şüphemiz yok ama gerçeklerin de gözardı
edilmemesi lazım. Bir kısım Amerika'lı Türklerin '' Başkan
seçimlerinde Hillary'yi mi, Obama'yı destekleyelim?' sorusunu e-posta
ile yaydıktan sonra bir sürprizle karşılaştılar. Türkler Hillary'nin
seçim kampanyası yemeklerinde yüklüce bağışta bulundular. Ama
yazışmalarda Hillary Clinton'ın son dört yıldır kongre gündemine
gelen soykırımı tasarısının ortak sunucusu olduğu su yüzüne çıktı.
Ermeni davetlerinde yüklüce kampanya bağışı alan Hillary başkan
seçildiği takdirde ''Soykırımı tanıyacağım.'' sözünü verdi. Barack
Obama'da Clinton'dan farklı değil, açık-seçik ''Ermeni soykırımına
inanıyorum.'' diyor. Yıldızı anide parlayan Obama daha da ileri
gidiyor:'' Soykırımı tarihi bir gerçektir, seçilirsem Türk ve
Azerilerin Ermenistan'ı ablukasını kaldıracağım, Ermenilerin
güvenliğini sağlayıp Nagorno-Karabağ anlaşmazlığını çözeceğim.''
Seçilme şansı
yüksek iki başkan adayının vaatlerini Türklere karşı ihanet saymamak
lazım. Konu aritmetiğe dayanıyor. Amerika'da oy kullanma hakına
sahip 1.5 milyon Ermeni seçmen var. Hillary ve Obama Ermeni
oylarınıa sırt çevirip Türk tezini savunamaz. Savunmaya kalksa
seçilemez.
Serinkanlılıkla durum muhakemesine, yeni stratejiler oluşturmaya
ihtiyacımız var. Başkan adayları yerine Ermeni seçmen saısının az
olduğu bölgelerdeki kongre üyeleriyle yakınlık kurma yolunu seçerek
soruna tepeden değil tabandan yaklaşmalıyız. Herşeyden önce iç
çatışmalara son verip toplumsal birleşmeyi sağlamalıyız.
Hava korsanının dosyası 36 yıl sonra tekrar
açıldı
Tarih 1972, Nisan'ın son günleri. J. Edgar Hoover
tedavi gördüğü evinde yardımcılarının brifingini dinliyor. Hoover,
Federal Bureau of Investigation''(FBI)'ın kurucusu ve direktörü.
Amerika'da sabıkalıların yanısıra düzgün insanların da korkulu
rüyası Hoover.
Kongre üyeleri, Hollywood ve eğlece aleminin
şöhretleri dahil milyonu aşkın Amerika'lının özel hayatlarının
karanlık kesitlerini geçirttiği dosyaları, suç kapsamına girecek
konuşmalarının ses bantlarını özel kasalarda muhafaza eden FBI
direktörüne karşı çıkmaya kimse cesaret edemiyor. Aralıksız 48 yıl
süren görevinde Truman, J.F. Kennedy, L.B. Johnson ve Nixon gibi
başkanlar dahi Hoover'ı emekliye ayırmaya cesaret edemediler.
FBI'ın 77 yaşındaki patronu ağır hasta,
günlerinin sayılı olduğunun farkında. Ülkenin iç güvenlik durumu
hakkında bilgi aldıktan sonra ''Cooper işi ne oldu, yakalanmadı mı
hala?''sorusunu ortaya atıyor. Yardımcıları birbirine bakıyor, en
kıdemlisi ''Araştırmamız yoğun devam ediyor. 200 ajanımızı
görevlendirdik. Yakında size iyi haber getireceğiz.'' diyor.
Hoover'ın suratı asılıyor: "Tüm ofislere direktif
verin, ajan sayısını dörde katlayın. FBI'da faili meçhul cürüme
müsaade edemem. Bulun bu adamı.''
Altı ay sonra Hoover hayata veda ediyor ama Dan
Cooper olayında gelişme yok. Nerede olduğunu bilene aşk olsun.
Nedir Dan Cooper olayı?
24 Kasım 1971. İnce, uzun boylu bir adam Portland
kentinden Seattle'a sefer yapan Northwest Airlines uçağına biniyor.
36 yolcu taşıyan uçak havalandıktan az sonra kabin hostesine bir
kağıda yazdığı mesajını uzatıyor. Bilet kuponunda adı Dan B. Cooper
yazılı yolcunun mesajını okurken gözleri irileşen hostes soluğu
kokpitte alıyor. Kaptan pilot da okuduktan sonra heyecan içinde ''Yolcuya
isteğini yerine getireceğimizi söyle.'' talimatını veriyor.
Cooper notu kısa ama içeriği dehşet: ''Bavulumda
bomba var. Sizden dört paraşüt, fidye olarak 200 bin dolar nakit
istiyorum. Para birimi 20 dolar olacak. Alana indiğimizde isteklerim
yerine getirilmezse bombayı patlatacağım.'' Kaptan kontrol kulesine
durumu bildiriyor, bir saat sonra Northwest uçağı Seattle'a iniyor.
D.B. Cooper'ın talepleri karşılanmış, paraşütler, bavul içinde 200
bin dolar uçağa teslim ediliyor. Cooper, olaydan habersiz yolcuların
uçağı terketmesine izin veriyor. Akabinde kokpit personeli ve
hosteslere bir talimat daha: ''Kalkışa hazırlanın, Mexico City'ye
gideceğiz.'' Uçak akşam saat 20.00 sıralarında havalandıktan sonra
Cooper arka bölüme geçip 200 bin doları gövdesine yapışkan bantlarla
sarıyor. Güney istikametinde bir saat geçtikten sonra uçağın kıç
kesiminden içeriye hava dalgası yayılıyor. Hostesler mutfak
kapısının açıldığını tesbit ediyorlar. Cooper görünürlerde yok, para
bavulu boşalmış, dört paraşütün ikisi zeminde duruyor. Northwest
rotasını değiştirip Reno kenti havalanına acil iniş yapıyor.
Bomba tehdidiyle uçak kaçırma olaylarının ender
görüldüğü 1970'lerde bu olay ülke çapında büyük sansasyon yarattı.
FBI Cooper'ın Seattle ile Reno arasında uçaktan paraşütle atladığını
bildirdi. Bölgede yoğun araştırmaya rağmen Cooper'ın izine
rastlanmadı. Dokuz yıl sonra küçük bir çocuk Reno'nun kırsal
kesiminde bulduğu rengi kaçmış avuç dolusu 20 dolarları polise
getirdi. Yeniden başlayan araştırma da sonuç vermedi. Aradan geçen
onlarca yılda Amerika'lıların bu olaya yönelik ilgi ve me-rakı
eksilmedi. Süregelen yayınlar sonucu Cooper bir halk kahramanı
seviyesine ulaştı. Üçü emekli FBI ajanı olmak üzere altı yazar
geceyarısı uçaktan paraşütle atlayan hava korsanının macerasını
kitaplara taşıdılar. Bir bestekar ''D.B. Cooper'ın Türküsü' adıyla
listelere geçen plak yaptı. Ünlü aktör Robert Duvall ile Treat
Williams ''D.B. Cooper'ın Peşinde'' filmini çevirdiler.
Seattle'lı detektif Larry Carr'ın talebi üzerine
FBI 36 yıl sonra bir kez daha hava korsanı Cooper dosyasını açtı.
Araştırmaları tek başına yapacak olan ajan Larry ilk iş olarak
Cooper hakkında bi-linmeyenleri basın kanalıyla halka açıkladı: ''
Uçak personeli ve yolcuların tarifine göre D.B. Cooper olay
tarihinde 40 yaşlarının ortasındaydı. Şimdi hayatta ise 85 yaşına
yakın olmalı. 1.80 boyunda, 78 kg. ağırlığında, kahverengi gözlü ve
kumral.''
Carr gene tarife göre ressamların hazırladığı bir
baş resmini de basına dağıttı. FBI Ajanı ''Biz klasik olarak banka
soygunlarında halktan tüyo yardımı alırız. Bu araştırmada aynı
tekniği kullanacağım. Şimdi beklemedeyim. Birisinin ofisimin
kapısını çalıp ''Amcam 1971 yılında kayboldu, belki Cooper odur.''
diye çıkıp gelmesini bekliyorum."
Amerika
dünyayı esir almış, harpler niye?
Kalabalık görmekten içime fenalık geldi. Cadde-sokak insandan
geçilmiyor, trafikte araçlar tampon tampona, mağazaların içinde
itiş-kakış alışveriş, günler önceden rezervasyon yaptırmayan için
düzgün bir lokantada akşam yemeğine yer bulmak hayal. New York
yerlisi-yabancısıyla turist işgalinde. Noel-Yeni Yıl haftasının
alışageldiğimiz manzarası bu. Ofisimizin köşe komşusu Starbucks'ta
kuyruktayım. Önümde haylice uzun, sporcu yapılı sarışın iki genç
kadın sıkı sohbet içinde, lisanları İsveç'çeyi andırıyor. Çifter
çifter kağıt torba, paket taşımaları dikkatimi çekiyor. Merakımı
gidermek için soruyorum: ''Sabahın bu saatinde bunca alışverişi
nereden yaptınız?'' Kuzu derisi kaban giymiş olanı yanıtlıyor: ''New
Jersey'de outlet (marka giysileri yarı fiyata satan mağazaları)
dükkanlarında. İki gün önce Stockholm'den geldik. Ucuz mal satan
yerlere dün gece yarısından sonra gittik, sabah gün doğuşundan
çıktık. Yorulduk ama değdi doğrusu. Yazlık-kışlık giysileri yok
pahasına aldık. Doların değeri çok düştüğü için hayli tasarruf ettik.
'' Sipariş sırası İsveç'li kadınlarda, kasa önünde James Blunt'ın
kasetlerini karıştıran bir çocuğa sesleniyorlar: ''Junior, sütlü
kahve mi?'' Junior'un boyu asgari 1.75. ''Evet, Mommy.'' İlk bakışta
ana-oğul değil, iki kardeşe benziyorlar. Siparişi verdikten sonra
devam ediyoruz konuşmaya: ''Amerika'ya ilk gelişiniz mi?'' Lise
öğretmeni olan kadın ikinci kez gelmiş, ortaokulu bitiren oğlu
Junior'u, arkadaşı diğer sarışını da alarak. Ne düşünüyor Amerika
hakkında? ''Çılgın bir ülke Amerika. Halkı dost genelde, son derece
rahat. Aynı şekilde gururlu. Ama Irak Harbi Amerika'ya çok şey
kaybettirdi. Sevimliliği, inanırlığı zarar gördü. Kalkınmış ülkeler
dahi Amerika'nın İran'dan fazla dünya barışını tehdit ettiği
kanısında. Bugün Avrupa'da kamuoyu araştırması yapılsa insanların
çoğunluğu Amerika'yı sevmediklerini söyleyecekler.'' Peki
milyonlarca turist, az buz değil 45 milyon, niye hala akın ediyor
Amerika'ya? Omuz silkiyor İsveç'li kadın: ''Bu ülkeyi Avrupa'lı
göçmenler kurdu. Arada kan bağı ilişkisi var. Avrupa ile Amerika hep
dost kalacak dünya döndükçe. Zaten yalnızca Avrupa ülkeleri değil,
dünyanın tümü Amerikan kültürünün izinde yol alıyor. Genç nesiller
Yeni Dünya'ya hayran. Müzik, sanat, giyim-kuşamda Amerika taklit
ediliyor. Amerika gerçekten dünya lideri, niye harp peşinde koşuyor,
izahı mümkün değil. ''Tezgahtaki kız'' Siparişiniz hazır.'' deyince
ayaküstü sohbetimiz sona erdi. Gerçekten açık yaraya tuz basmıştı
Stockholm'lu öğretmen. Gelişmiş ülkelerden yoksul Afrika, güney
Asya'ya Amerikan kültürü tank, füze, bombardıman uçağına ihtiyaç
olmadan yayılmasını sürdüyor. Irak Harbi, cezaevlerinde işkenceler,
insan haklarını çiğnenmesini protesto eden gençler başında 'Yankee'
kepi, 'I Love New York' yazılı tişörtler, Donna Karan, Levi's
blucinleri içinde rock'n roll, cool jazz parçaları dinleyip, rap
eşliğinde dans ediyorlar. Kolej öğrencileri Madonna, Britney Spears,
Paris Hilton, Nicole Richie'nin, sosyete ve eğlence alemi
şöhretlerinin özel hayatını günü gününe izliyorlar. Yemekte
MacDonalds, meşrubatta Coca Cola güncel yaşamın bir parçası.
Haftalık Alman dergisi Die Zeit'in Editörü Josef Joffe bir araştırma
yazısında ''Dünyada yüzlerce milyon insan Amerikan kültürünün
etkisinde yaşıyor. Son Rus askeri ülkesine döndüğünde Prag,
Budapeşte ve Varşova'da Sovyet Rusya'nın kültür varlığı buharlaşıp
kayboldu. Anında Amerikan kültürü palazlandı. Avrupa sinemalarında
göste-rilen filmlerin üçte ikisi Holllywood yapımı. Dünya
sinemalarında hasılat toplamı en yüksek 250 filmden yalnızca dördü,
'The Full Monty'( İngiliz), 'Life is Beautiful' (İtalyan), 'Sprited
Away' ve ' Howl's Moving Castle' (Japon) yabancı ürünü. Gerisi
Amerikan filmi. Edebiyat alanında da durum fazla farklı değil. 2003
yılında Almanya'da İngilizce'ye tercüme edilen her kitaba karşı
dokuz kitap İngilizceden Almancaya çevrildi. Avrupa'daki
üniversitelerin tümü bir araya gelse Harvard ve Stanford'u tahtından
indiremez. Avrupa hükümetleri sinema sanayiilerine ne denli yardımda
bulunsa dahi Hollywood'un üstünlüğüne son veremezler.'' diyor. Beş
kıtaya kültür çıkarmasıyla toplumların benliğine nüfuz etmiş
Amerika'nın dünya liderliğini kanıtlamak için harplere ihtiyacı yok.
Öyleyse harpler niye süregeliyor?
İçimizde Düşman besliyoruz
Kainat Güzeli" yarışması nedeniyle Miami Beach'deyim. Muhabirler
için kolay, aynı zamanda zevkli güzel kızların gösterilerini izlemek.
Fazlaca uğraşmayı da gerektirmiyor. Kalacağım otelde kaydımı yapan
görevliye öğle yemeğine gideceğim bir lokanta adresini soruyorum.
Hemen yanıtlıyor: "Sola saparak yürüyün, ilk köşede." Bir kaç dakika
sonra lokantadayım. Kapıdaki tabelada "1001 Sandöviç" yazıyor.
Lokanta çok büyük, masa sayısı 70'i aşkın. Ortada oval bir bar,
müşterilerin bir kısmı orada yemek yiyor. Çabuk servis yapılır diye
bara yönelip bir tabureye oturuyorum. Acele birşeyler atıştırıp
güzellerin kaldığı otele gideceğim. Türk Güzeli'yle tanışma,
güzelleri toplu görüntüleme, üç hafta sürecek yarışmanın programını
almak gibi ön hazırlıklarımı not defterime kaydediyorum. Barın karşı
tezgahında orta yaşlı bir kadın oturuyor, sağında ilkokul çağında
tombul bir çocuk. Kadının önündeki kayık tabağında üç-dört katlı bir
dizi sandöviç. Çapraz kesilmiş birini alıyor, ağzını iyice açıp
ısırmadan tümüyle itiyor. Ardından tezgahtaki kaseden uzunca
salatalık turşusunu ağız yanından sokmaya çalışıyor. Isırıp yemeye
başlamamış henüz, salatalığın gireceği yer yok. Trombon üfleyen
müzisyen gibi yanakları şişmiş. Manzarayı dehşetle izlerken gözgöze
geliyoruz. Kadının çehresinde mahçup bir ifade, ben de öyle. Bir
yutkunuyor, sandöviçle turşu anide kayboluyor. Not defterimdeki
notlara dönüyorum. Bardaki garson siparişimi soruyor: "Bir
sandöviçle soğuk bira". "Ne sandöviçi?" Ne varsa. Kalın mönüyü
uzatıyor :"1001 sandöviç var bizde." Kısa kesiyorum: "Tavuklu olsun
ve lütfen acele." Az sonra bir kayık tabağıyla geliyor. İçinde
kat-kat beş sandöviç var. "Ben tek kişiyim, bir porsiyon sandöviç
istedim." Garson yanıtlıyor cümlem bitmeden: "Bu da bir kişilik
sandöviç." Karşımdaki kadının yanındaki çocuğa bakıyorum, kendi
tabağını yarılamış çoktan. Amerika'lıların aile boyu porsiyonlu
yemek adetlerini böylece ilk kez Miami'de müşahede etmiş oluyorum.
Sonraları lokantalarda tabak boyunu aşan üç parmak kalınlığında
bifteklerin tümünü, patates kızartmaları, dilim dilim ekmekler
eşliğinde lokma bırakmadan yiyen çok insanlar gördüm. Ama
Amerika'lıların aşırı iştahasına hala alışmış değilim. Yerkürenin en
zengin ülkesinde yaşayanların açlıktan çıkmışçasına yemek yemeleri
ilk bakışta normal karşılanabilir. Ama kazın ayağı öyle değil. Tıp
merkezlerinde yapılan araştırmalarda bu ülke insanlarının boğaz
düşkünlüğünden kaynaklanan sorunlar son derece ciddi. Yayımlanan
raporlarda aşırı şişmanlığın çocuklardan başlayıp yaşamı tehdit eden
ölçüye ulaştığı bildiriliyor. 22 eyalette ilkokuldan liseye
kız-erkek öğrencilerin yüzde 30'u obez. Obezlik yaş ilerledikçe kalp
ve kanser hastalıkları,şeker hastalığı, yüksek tansiyon ve yüksek
kolesterole sebeb oluyor. Ülkede obezlik salgın halde. Aşırı
şişmanlık oranı 1990'dan bu yana ikiye katlanmış. Kısaca insan
sağlığı ve hayat kısaltan obez "İçimizdeki Düşman." Tıp uzmanlarına
göre çocuk yaşamlarını riske atan faktörlerin başında zararlı yemek
adetleri geliyor. Ardından saatlerce TV izleme, video oyunları,
bilgisayar karşısında hareketsiz saatler geçirme sağlık sorunlarını
körüklüyor. İlginç bir buluş ise obezliğin yoksullukla atbaşı
gitmesi. Az gelirli bölgelerde aileler çocuklarının açlığını
bastırmak için bol yağlı, yüksek kalorili, şeker takviyeli
yiyeceklere yöneliyorlar. Ucuza satılan bu gıdalar kısa sürede aşırı
şişmanlığa yol açıyor. Amerika'nın en fakir eyaletlerden Arkansas'da
çocukların yüzde 40'nın aşırı şişman olduğu bildiriliyor. Beslenme
alanında ülke çapımnda araştırma sürdüren doktorlar "Ana-babaların
doğumdan itibaren çocuklarını sebze, balık, yağsız et, derisi
çıkarılmış tavuk, tereyağ yerine zeytin yağı, işlenmemiş buğday
ekmeği ile beslemeleri, şekerli tatlıları dışlayıp meyve ile
doyurmaları lazım. Oysa bunlar marketlerde yağlı, yüksek kalorili
gıdalardan daha pahalı satılıyor. Fakir kesimlerde yaşayanlar
arasında öldürücü hastalıklar oranının daha yüksek olması kimseyi
şaşırtmasın." diye konuşuyorlar. Doktorlar sağlıklı gıda rejimine
paralel ailelerin çocuklarını TV, bilgisayar başında saatler
harcamak yerine yüzme, bisiklete binme, top oyunlarına teşvik
etmelerini aynı ölçüde önemli görüyorlar.
'
Türkiye hindi değildir'
Geçtiğimiz Perşembe, 22 Kasım, ''Thanksgiving Day'' (Şükran
Günü). Amerika'ya ilk gelen Avrupa'lı göçmenlerin ağır doğa
koşullarına rağmen yararlı bir hasat mevsimi geçirmele-rinden ötürü
Tanrı'ya minnet duygularını sunmak üzere 1621 yılında başlattıkları
bir gelenek. Noel ile birlikte yılın en önemli bu kutlama gününde
Amerikalılar aile yemeği düzenleyerek biraraya geldiler. Sofranın
baş yemeği ise Şükran Günü ile özdeşleşen hindi.
Sözcüğün telaffuzunda güçlük çeken çoluk-çocuk anlamını
öğrenmeden önce bu kutlama gününü ''Turkey Day''(Hindi Günü) diye
tanımlıyor. Amerika'daki Türkler için bu bağlamda bir sorun çıkıyor
ortaya. Hindinin İngilizcesi 'turkey.'' Memleketimizin İngilizce adı
da 'Turkey.' Turkey ayrıca argoda ahmak, geri zekalı, salak
anlamlarına geliyor. Amerika'da ilk ve orta okullarda egitim gören
Türk çocukları sınıf arkadaşlarının ''Glu, glu' şeklinde hindi
sesiyle hitap-larına, 'Hey, Turkey!'' hitabıyla aşağılayıcı
şakalarına hedef oluyorlar. Geçmişte olduğu gibi bu yılda
anne-babalar bizi arayarak "Çocuklarımız okuldan ağlamaklı
geliyorlar. Niye ülkemizin esas adını kullanmıyoruz?" diye şikayette
bulundular.
Konu bizim için yeni değil. 1990 yılında Amerika'da ''Türkiye
Hindi Değildir.'' başlıklı bir kampanya başlatmıştık. Hürriyet'te
yayımlanan köşe yazıları ve haberlerde 'Turkey' sözcüğünün 'Türkiye'
olarak değiştirilmesini savunduk. Toplumuzda büyük destek gören
kampanyada Amerika'dan 3000 Türk ailesi imzalarını taşıyan listeleri
Cumhurbaşkanı Özal, Başbakan Akbulut ile TBMM Başkanı Kaya Erdem,
muhalefet parti liderleri Erdal İnönü ve Süleyman Demirel'e
gönderdiler. Türk Dil Kurultayı 29 Eylül 1990'da Turkey yeri-ne
Türkiye'nin kullanılması kararını açıkladı. THY, Turizm Yatırım ve
Dış Ticaret Bankası, TYT Bank gibi kurumlar dış yazışmalarında 'Turkey'i
Türkiye ile değiştirirken Ekinciler Holding, Ece Şirketler Grubu,
Alarko Holding, Beko ve Profilo gibi şirketler isim değişikliğine
sahip çıktılar. Milletvekillerimiz yabancılara gönderdikleri
Noel-Yeni yıl kartlarında Türkiye adını kullandılar.
Turizm Bakanlığı CNN TV'de başlattığı 'Uygarlık Macerası'
dizisinde, Ziraat Bankası'nın ABD'de yayımlanan reklamlarında
'Türkiye' sözcüğü kullanıldı. Saygın Christian Science Monitor
gazetesi kampanyamızı bizim sloganımızdan esinlenip 'Türkiye Turkey
Değil." başlığıyla sayfalarına taşıdı.
1992'de Başbakan Süleyman Demirel Beyaz Saray'da Başkan
George Bush ile buluşmasında İngilizce konuşurken sürekli olarak
'Türkiye' kelimesini tercih etti. Başkan Bush'da aynı şekilde
'Turkey' yerine 'Türkiye' dedi. New York'ta Staten Island Advance
gazetesi "Türkiye'nin büyük tirajlı gazetesi Hürriyet'in yazarı
Doğan Uluç, Türkiye adının kabulu harekatını önemli ölçüde
etkiledi." diye okurlarına duyurdu. Bu arada Türkiye'de bazıları
'Ne gereği var? Hindi deseler ne olur? Amerikalılar Türkiye'yi
kolayca telaffuz edemezler. İsim değiştirmek zor bir iş" diyerek
karşı safa geçtiler.
Hindisever bu gruba bir yazımızda sorunun değişik yönlerini
tekrarladık. İsim değişikliği ile son yıllarda yeni eklemelerden
örnekler şöyle: ''Pekin-Beijing, Burma-Myanmar, Bombay-Moombai,
Ivory Coast-Cote D'ivoire, Danzig-Gdansk, New Amsterdam-New York,
Constantinople-İstanbul, Cassius Clay-Muhammed Ali.'' Bunlar nasıl
değiştiyse Turkey de öyle Türkiye olur. İyi başladığımız kampanya
daha sonra giderek yavaşladı. Çeşitli sorunlarla meşgul devlet ve
hükümet erkanının, özel kurumların ilgisi azaldı sorunun çözülmesine
ramak kalmış iken.
Ama girişimi tekrar canlandırıp alevlendirmek mümkün. Türkiye
Cumhuriyeti'nin 'Hindi Cumhuriyeti' adıyla varlığını sürdürmesine
diline, ırkına, kökenine bağlı hiç kimse rıza göstermez. İsim
değişikliği ile başta Amerika, İngiltere,
Avustralya, Kanada gibi ingilizce konuşan ülkelerde
vatanımızın gerçek adıyla anılması, çocuklarımızın yabancı
yaşıtlarına alay konusu olmaları da önlenmiş olacaktır.
Haydi, hep birlikte tekrar girişimi alevlendiren bir
kampanya başlatıp ''Türkiye'' adına hep birlikte sahip çıkalım.
Türkiye çok büyük ama farkında mıyız?
Amerikan başkentinde bir kaç gündür ılık rüzgarlar esiyor. Ankara'ya
da ulaşmış olmalı. Türkiye'nin gücü ortaya çıktı, dost-düşman
tarafından önemi bir kez daha kabullendi. Ramazan ayı sonunda ABD
Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi'nin Ermeni tasarısı
lehinde oy vermesini takip eden gelişmeler son bir haftada rota
değiştirdi. Washington Büyükelçisi Nabi Şensoy'u geriye çağrılması,
TBMM'nin Erdoğan hükümetine PKK teroristlerinin üslendikleri
yerlerde peşine düşmek için sınır ötesi operasyonlarına yetki
vermesi, Türk-Amerikan ilişkilerinde gerginlik dozajının tırmanışa
geçmesi Washington'da sağduyunun yeniden öncelik kazanmasına yol
açtı. Tasarının bayraktarı Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy
Pelosi'nin uyuşmaz tutumunu gözden geçirmesine sebeb oldu. Meclis
Başkanı'nın seçim bölgesi, Amerika'daki ermenilerin en yoğun olduğu
California eyaleti. Meclis Dışilişkiler Komitesi'nin Başkanı Macar
yahudisi Tom Lantos ile tasarıyı hazırlayan Adam Schiff, George
Radanovich ve Anna Eshoo'da gene bu eyaletten seçilen demokrat
milletvekilleri. Trajik 1915 olaylarının 'soykırımı' olarak
tanımlanması girişimini Pelosi ''Biz Erdoğan hükümetine karşı
değiliz, soykırımının sorumlusu Osmanlı İmparatorluğu'dur.'' diye
savunarak kısa zamanda Temsilciler Meclisinde onay oylamasına
sunulacağını söylüyordu. Oysa Ankara'nın şiddetli tepkisine ilaveten
Amerika'daki Türklerin Beyaz Saray ve Kongre'ye yönelik protesto
mesaj kampanyaları, Türk Amerikan İş Konseyi'nin New York'ta üst
düzey yatırımcı konferansının son anda iptali ile gelişmeler
birbirini izlemeye, ibre yavaş yavaş Türkiye lehine dönmeye başladı.
Lider ülkenin en güçlüsü Yahudi lobisinin temel direği ADL (Ka-ralama
ve İnkara Karşı Birlik)in başkanı Abraham Foxman kısa süre önce
açıkladığı soykırımı lehindeki tutumunu değiştirdi. Başkan Bush ile
kabinesinde dışişleri ve savunma bakanları tasarıya imza atan
milletvekillerini arka arkaya arayıp ''Irak hala istikrara kavuşmuş
değil. Savaş devam ediyor. Askeri malzemelerin yüzde 70'i Türkiye
üzerinden Irak ve Afganistan'a taşınıyor. Türkiye bölgede büyük güç.
Laik müslüman aleminde tek demokrat ülke ve Amerika'nın müttefiği.
Türkiye'yi kaybetmemiz ulusal yararlarımız, Irak harbinin gidişatı,
terörle mücadelemiz için felaket olur.'' mesajını verdiler.
Madeleine Albright ve Colin Powell dahil sözleri hala dinlenen 8
eski dışişleri bakanının da ABD Kongresi'ne benzer mealde ikaz
çağrısı hayli etkili oldu. Akabinde ileri gelen basın organlarında
nüfuzlu köşe yazarları Irak'ta çatışmalar süregelirken Türkiye'nin
dışlanacağı girişimlerin tehlikesini vuguladılar. Sağ eğilimli yazar
Charles Krauthammer ''Mezalim 90 yıl önce oldu. Sorumlu olan
imparatorluk artık mevcut değil. Halen hayatta olan 102 yaş altında
tek bir Türk olaylardan mesul tutulamaz. Ermeni Patriği Mesrob
Mutafyan dahi Türk ermenilerinin tasarıya karşı çıktığını,olayın
Amerikan iç politikasının ürünü olduğunu bildirdi. Birinci Dünya
Harbi'nde Almanlarla birlik olan Türkler şimdi bizim gerçek dostumuz.
Dostlar gereksiz yere dostlarını düşman etmeye çalışmazlar.''diye
Türkiye'ye destek verdi. Saygın The Wall Street Journal gazetesinde
yayımlanan başyazılarda Nancy Pelosi, ABD dış politikasına yön verme
gayretinden eleştirildikten sonra ''Tasarı 1915 Ermeni soykırımında
ötürü Türkiye'yi suçluyor. Sorun ise 2007 yılında Türkiye,
Amerika'nın Irak'ta giderek artan başarılarına zarar verecek güce
sahip. Meclis Başkanı Pelosi'nin bunu hedef-lediğini düşünmek
istemiyoruz. Türk-Amerikan dostluğu her iki ülkede dar görüşlü
politikalarla tahrip edilemeyecek kadar önemlidir.'' görüşünü
sayfalarına taşıdı. Yüksek tirajlı California merkezli Los Angeles
Times hafta sonundaki bir başyazıda ''Dünyanın en çabuk ateşlenen
bölgesinde ılımlı islam ülkesinin hükümetini sıkıntıya sokmayı niye
gerekli görüyoruz? Hem de böyle bir zamanda.'' sorusunu ortaya attı.
Amerika içinde Pelosi ve taraftarlarına yönelik yoğun baskı, meyve
vermeye başladı. Soykırımına destek veren milletvekilleri tasarıdan
imzalarını çekiyorlar. Pelosi bugün oylamaya sunulması halinde
tasarının onaylanmayacağını farkettiği için soykırımını meclise
getirmekte istekli görünmüyor. Washington siyasi çevrelerinde son
gelişmeler Türkiye'nin yalnızca bölgesinde değil yerkürede ne denli
büyük, güçlü ve önem taşıyan bir devlet olduğunu bir kez daha
kanıtlamış oldu. Acaba büyüklüğümüzün farkındamıyız?