|
24 Nisan ve Sözde Soykırım İddiaları
24 Nisan tarihini soykırımı anma günü olarak kabul eden
ve her yıl bu tarihte dünyanın her yerinde sözde
“soykırım kurbanı” Ermenileri anma törenleri
gerçekleştiren Ermeniler bu yıl da faaliyetlerini
gösteriler ve toplantılarla sürdürdüler.
24 Nisan’ın içinde bulunduğu hafta içerisinde, Ermeniler
tarafından ABD, Fransa, Almanya, Hollanda, İngiltere,
Rusya, Bulgaristan, Polonya, Gürcistan, Güney Kıbrıs Rum
Kesimi, Yunanistan, Lübnan ve daha pek çok ülkede
çeşitli konferanslar, sergiler, film gösterimleri ve
protesto yürüyüşleri düzenlendi. Ermenistan’daki
gösteriler ise her yıl olduğu gibi bu yıl da 1965
yılında inşa edilen Soykırım Anıtı`nın önünde
gerçekleşti. Binlerce kişinin sözde Ermeni soykırımının
93`inci yıldönümü nedeniyle katıldığı anma töreninde iki
ülke ilişkilerine zarar verecek bir fanatizm yaşandı.
Törende Türk bayrağının yere serilerek, binlerce insan
tarafından çiğnenmesi ardından da Türk bayrağı ve Azeri
bayraklarının yan yana koyularak ateşe verilmesi
törendeki intikam ve düşmanlık hislerinin kanıtı oldu.
Ermeni tarafının 24 Nisan etkinlikleri devam ederken
yine aynı hafta içinde Ermeni siyasetçilerden de yeni
açıklamalar geldi. Yeni Ermenistan Dışişleri Bakanı
Eduard Nalbantyan, "Türkiye ile ilişkilerin
normalleştirilmesi için ön koşulsuz görüşmeye hazırız"
mesajı verdi. Dışişleri Bakanı Ali Babacan da
Nalbantyan’ın açıklamasına iki ülke ilişkilerinin
normalleştirilmesi yönünde hükümetler arası diyalog
yolunun açık tutulması arzusunda oldukları yanıtını
verdi. Güney Kafkasya’daki istikrarsızlığın baş aktörü
olan Ermenistan, özellikle Koçaryan ve onun döneminin
izlediği politikalar nedeniyle bölgesel projelerden
soyutlanmış ve bölgenin yalnız ülkesi durumuna düşmüştü.
Ermenistan’ın yeni Devlet Başkanı Serge Sar-kisyan ve
yeni hükümetin, yıllardır devam eden dış politika
hatalarını devam ettirmemeleri beklense de 24 Nisan
tarihindeki soykırımı anma törenlerinde Devlet Başkanı
Sarkisyan’ın açıklamaları politikalarında değişikliğin
beklenmemesi gerektiği izlenimini doğurdu. Öyle ki;
Sarkisyan, törendeki konuşmasında Ermenistan’ın 1915
olaylarını soykırım olarak kabul ettirme ve dünya
kamuoyuna duyurma yolundaki gayretlerini iki katına
çıkarması gerektiğini vurguladı. Koçaryan’ın Devlet
Başkanlığı sırasında savunma bakanlığı ve başbakanlık
görevini sürdürmüş olan Serge Sarkisyan, Devlet Başkanı
olarak nasıl bir siyasi yol izleyecek merak konusu.
Fakat, hem yeni Devlet Başkanı’nın, hem de Başbakan’ın
Ermenistan’ın önceki politikalarında önemli rol oynamış
isimler olduğu düşünülürse yeni hükümetin Türkiye
politikasında, ilke olarak, bir değişiklik olmayacağı
görülüyor.
Ermenistan’ın yıllardır soykırım iddialarının
uluslararası alanda tanınmasını dış politikasının
birinci maddesi yapmış olması konuyu siyasi bir mesele
haline getirdi. 1915 olaylarının tarihsel bir bakış
açısıyla bilimsel olarak incelenmesi Ermeni
siyasetçilerin ve diaspora Ermenilerinin saplantılı,
uzlaşmaz tavrı nedeniyle mümkün hale gelmedi. Hatta
Türkiye’nin ortak tarih komisyonu kurarak 1915
olaylarını iki ülke tarihçileriyle incelenmesi ve arşiv
çalışmalarıyla konunun aydınlatılması önerileri
karşılıksız kaldı.
Ermenistan’ın yıllardır işgal altında tuttuğu Azerbaycan
toprakları, bölgedeki istikrarsızlığa neden olan bir
diğer konu. Karabağ kökenli olan Devlet Başkanı
Sarkisyan’ın özellikle son dönemdeki açıklamaları dikkat
çekici oldu. Sarkisyan, Azerbaycan’ın Karabağ’ı ebediyen
kaybettiğini iddia etti ve bu açıklamayla Avrupa
Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı aracılığıyla yürütülen
çözüm arama gayretlerine gölge düşürdü. Türkiye Karabağ
sorununun Minsk süreci kapsamında uluslararası hukuk
ilkeleri çerçevesinde çözülmesini istiyor. Fakat Karabağ
sınırındaki çatışmalar ve ateşkes ihlalleri nedeniyle
“barış süreci” pamuk ipliğine bağlı ve iki ülkenin de
diplomatik çözüm arayışlarının neticesiz kaldığı bir
zeminde duruyor.
Ekonomik sorunlar, siyasi çalkantılar, demokrasi ve
insan hakları meseleleriyle mücadele eden Ermenistan’da
Devlet Başkanı ve yeni hükümetin görevine başlamasından
bu yana henüz birkaç ay geçti. Seçimler öncesinde ve şu
anda da Ermeni devlet adamlarının üzerinde durdukları en
önemli konular Ermenistan’ın refahı ve gelişmesi.
Ermenistan’ın bölgedeki yalnızlığına son vermesi ise
sadece komşu ülkelerle sorunlarına çözüm bulmasıyla
mümkün olabilir.
Ermeni devlet adamları Türkiye ile olan ilişkilerinde
soykırım iddia-larını siyasi bir araç olarak
kullanmaktan vazgeçerek tarihin bilimsel çerçevede ele
alınması gerektiğinin bilincinde olmalı ve 1915
olaylarını da bu doğrultuda değerlendirmeli.
Ermenistan'da Sarkisyan(lar) dönemi
Ermenistan’da Devlet Başkanlığı seçiminden yüzde 53 oy
alarak galip çıkan Serge Sarkisyan 9 Nisan tarihinde
gerçekleşen yemin töreniyle resmen görevine başladı.
Seçimin yapıldığı 19 Şubat 2008 tarihinden bu yana
Ermenistan’da siyasi gerginlik hat safhadaydı.
Olağanüstü hal uygulamasının kaldırılmasının ardından
Sarkisyan, hükümet yanlısı olan Müreffeh Ermenistan
Partisi lideri Gagik Tsarukyan ve seçim öncesinde
Sarkisyan hakkında muhalif açıklamalarda bulunan Hukuk
Ülkesi Partisi’nden Artur Bagdasaryan ve Taşnaksutyun
Partisi temsilcilerinden Armen Rustamyan’la bir araya
gelerek bir koalisyon anlaşması imzaladı. Siyasi bir
anlaşma olarak kabul edilen bu belgeyle amaç her ne
kadar ülkedeki siyasi istikrarı sağlamaksa da bunu
gerçekleştirmek için en önemli ihtiyaç toplumsal
desteğin sağlanabilmesi. Medyanın da desteğini almayı
amaçlayan Sarkisyan’ın, Başkanlık seçimi sonrası ilan
edilen olağanüstü hal süresince ciddi yasaklamalar ve
kısıtlamalara maruz kalan basın ve yayın kuruluşlarını
yanına alması ülkedeki güven ortamının yeniden tesisine
bağlı görünüyor. Başkanlık seçiminde büyük oy oranına
sahip partilerin imzaladığı koalisyon belgesinin
ardından, oluşturulacak koalisyon hükümetinin de halkın
oy dağılımının çoğunluğunu oluşturduğu partiler arasında
olacağı düşünülürse halkın güvenini sağlaması mümkün
denilebilir.
Yeni bir dönemin başladığı, sosyoekonomik ve siyasi
reformların beklendiği Ermenistan’da, Sarkisyan nihayet,
9 Nisan tarihinde, Erivan’da İncil ve Ermenistan
anayasasının üzerine yemin ederek, görevi süresince
Ermenistan’ı şu an içinde bulunduğu tecritten kurtarma
sözü verdi. Töreni tatsız kılan ve yine protestolara
neden olan bir başka gelişme de yemin töreninin 1 Mart
tarihindeki olaylarda hayatını kaybedenlerin 40. gününe
denk gelmesiydi. Bu gerekçeyle Erivan sokakları yine
gösterilere sahne oldu ve bir grup muhalefet taraftarı,
seçim sonrasındaki çatışmalarda ölenlerin anısına tören
düzenledi.
Yemin töreninde Karabağ sorununa da değinen Sarkisyan,
sorunun barışçı yollarla çözülmesi taraftarı olduğunu
vurguladı. Geçtiğimiz yıl Andranik Margaryan’ın ölümü
üzerine Başbakanlık koltuğuna oturan Serge Sarkisyan’ın
Devlet Başkanlığı seçiminde Koçaryan’ın desteklediği
aday olduğunu ve seçim süresince Ermenistan’ın mevcut
politikalarında bir değişikliğe gitmeyeceğinin
sinyallerini verdiğini göz önünde bulundurursak,
Ermenistan’ın Karabağ Sorunu’yla ilgili olarak yapıcı ve
iki taraf için de olumlu kabul edilebilecek bir çözümle
ortaya çıkması beklenmiyor.
İki dönemdir Devlet Başkanlığı görevinde olan ve yasa
gereği tekrar aday olamayan Koçaryan, Başbakanlık için
en önemli aday olarak görülüyordu, fakat Sarkisyan,
Başbakanlığa, Merkez Bankası Başkanı Tigran Sarkisyan'ı
atadı ve hükümeti kurma görevi verdi. Kurulacak
hükümette parlamentoda bulunan dört siyasi partinin de
yer alacağının açıklanması Tigran Sarkisyan’ın
başbakanlığının onaylanmasının neredeyse garantilenmesi
demek oluyor. Serge Sarkisyan’ın siyasi kriz ve
muhaliflerin gösterileriyle Devlet Başkanı olması,
görevinin öncelikli olarak ülkeyi siyasi krizden
çıkarmak olmasını zorunlu kılıyor. Bunun için de
Sarkisyan akıllıca bir yol izleyerek kurulacak yeni
hükümette parlamentoda bulunan tüm partilerin yer
almasını sağlamayı amaçlıyor.
Başbakanlığa atanan Tigran Sarkisyan ve yeni Devlet
Başkanı Serge Sarkisyan’la birlikte Ermenistan’da
“Sarkisyanlar Dönemi” başlamış oldu. Ülkenin modernleşme
süreci, yaşam standartlarının yükseltilmesi ve
Ermenistan’ın bölgedeki yalnızlığı ve projelerden uzak
kalmasına neden olan Karabağ Sorununun çözümü bu dönemde
de Ermenistan’daki başlıca maddeler olmaya devam edecek
gibi görünüyor. Devlet Başkanı Sarkisyan ve Başbakanlığı
onaylanacak olan Tigran Sarkisyan’ın çözüm bekleyen bu
maddeleri değerlendirirken komşusu Türkiye ve
Azerbaycan’la sorunlarını halletme yolunda Koçaryan
döneminden farklı bir yol izlemesi, Soykırım suçlamaları
ve işgal ettiği Azerbaycan toprakları konularında
ülkelerinin menfaatlerini de göz önünde bulunduracak
kararlar almaları Ermenistan’la birlikte bölge
istikrarına da katkı sağlayacak.
Nevruz (Yenigün) ve Önemi Türkiye gündemi
21 Mart tarihiyle birlikte Nevruz kutlamaları ve ülke
çapında yapılan gösterilerin yankılarıyla sarsıldı.
İstanbul, Van, Hakkâri, Siirt ve Mersin’de izinsiz
gerçekleştirilen gösteriler DTP’nin parti mitingi
havasında geçti. Ayrıca göstericilerin bölücü örgüt PKK
ve terörist başının lehine attıkları sloganlarla Nevruz
kutlamaları adı altında provokasyon amaçlı eylemlere
sahne oldu.
Türk bayrağının yakıldığı, DTP’li milletvekillerinin PKK
lehine söylemlerde bulunduğu, polis ve güvenlik
kuvvetlerinin taşlandığı “kutlamalar”, yaralılar,
gözaltına alınanlar ve çok sayıda zarar görmüş dükkan ve
araçla son buldu.
Peki nedir Nevruz? Farsça Nev (Yeni) ve Ruz (Gün)
kelimelerinin birleşmesiyle yenigün anlamını taşıyan
Nevruz, bilhassa Orta Asya'da yaşayan Türkler, Anadolu
Türkleri ve İranlıların kutladıkları bir gündür. Nevruz
tabiatın kıştan kurtulmasının bolluk ve berekete
kavuşmasının simgesi olarak görülür ve tüm Türk Halkları
tarafından kurtuluş günü olarak Ergenekon ve Bozkurt
efsaneleri ile paralel değerlendirilir.
Efsanede Göktürklerin yabancı kavimlere hileyle
yenilmelerinin ardından sağ kalanların dağları aşıp
bereketli toprakların bulunduğu Ergenekon denen yere
yerleşmesini ve daha sonra buradan demirden bir dağı
erittikten sonra ayrılmaları anlatılır. Böylelikle
Ergenekon’dan ayrılış tarihi, yeni yılın da başlangıç
tarihi olarak kabul edilerek, daha sonraki Göktürk
Hakanları tarafından da her yıl bu tarihte ateşte
kızdırılan demirin örs ve çekiçle simgesel olarak
dövülmesiyle yaşatılmaya çalışılmıştır.
İşte Nevruz olarak anılan bu tarih Türkler için bir
kurtuluş günü olarak kabul edilir. Nevruz’un,
Selçuklulardan sonra Osmanlı’da da pek çok hükümdarın,
Mustafa Kemal Atatürk'ün ve birçok şair ve edebiyatçının
kutladığı bir gün olduğu bilinmektedir.
Nevruz, Türk dünyasının dört bir yanında kutlanan bir
bahar bayramı olarak günümüze kadar ulaşmıştır. Müslüman
olsun ya da olmasın bütün Türk toplulukları arasında
Nevruz asırlardan beri süre gelmiş bir bayram ve Türk
dünyasının ortak kültür mirası olarak kabul görmüştür.
Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve
Azerbaycan ile Rusya Federasyonu bünyesindeki Tataristan
gibi Türk Cumhuriyetleri de 1990 yılında
bağımsızlıklarını ilan ettikten sonra 21 Mart tarihini
Ergenekon/Nevruz Bayramı olarak Milli Gün ilan
etmişlerdir. Türkiye’de de yine 1991 yılında Türk
Dünyası ile birlikte Nevruz (Yeni Gün) bu eski Türk
geleneğini yaşatmak ve günün anlamı olan Yeni yılın
başlangıcı, coşku, yeni hayat gibi kavramların
birleştirici simgeleriyle kutlanması millet bağını
güçlendirecek bir unsur olarak kabul edilmiştir.
Nevruz (Yenigün) anlaşıldığı gibi İslâmiyet öncesine
dayanan, özelliğini bir efsaneden almış köklü ve
birleştirici bir gelenektir. Herhangi bir din, mezhep ya
da bir etnik kimliğe dayandırılması son derece yanlış ve
maksatlıdır.
Şimdiye kadar bu tarih ve bu tarihle birlikte adı geçen
“Nevruz” kasıtlı olarak bazı çevrelerce ayrılık unsuru
olarak kullanılmış ve istismar edilmiştir.
Kökeni binlerce yıllık Türk tarihine ulaşan bu günün
coşkuyla kutlanması çok önemlidir.
Yenigün’ü her yıl korku ve endişeyle beklenen, maksatlı
çıkar çevrelerince istismar edilen bir gün olmaktan
kurtarıp bu günün Türk insanını birbirine kenetleyen
Anadolu ve Orta Asya’daki kutlama geleneklerinin
yaşatıldığı bir bayram olduğunu hatırlamak ve
hatırlatmak Nevruz’u daha da anlamlı kılacaktır.
Ermenistan’da Olağanüstü Hal
Ermenistan, 19 Şubat tarihinde gerçekleşen Devlet
Başkanlığı seçiminden bu yana gergin günler geçiriyor. 9
adayın katıldığı seçimlerde Başbakan Sarkisyan’ın
kazanma olasılığı yüksek görünürken bağımsız
Ermenistan’ın ilk Devlet Başkanı Levon Ter-Petrosyan da
Sarkisyan’ın ardından en önemli aday olarak seçime
katıldı. Seçimin üzerinden günler geçmesine rağmen resmi
olmayan sonuçlara göre ilk turda Sarkisyan’ın kazandığı
seçimin, resmi sonuçları halen açıklanmadı.
Devlet Başkanı Robert Koçaryan’ın desteklediği aday olan
Başbakan Serj Sarkisyan’ın ilk turda zaferini ilan
ettiği seçimin ertesi günü, on yıllık aradan sonra
siyasete dönen Levon Ter-Petrosyan, iktidarın sistematik
hile yoluna başvurduğu şikayetinde bulunmuştu. Sarkisyan
lehine ciddi usulsüzlükler yapıldığını ifade eden
Petrosyan, basına haklarını arayacaklarını belirtmişti.
Petrosyan yanlıları ve sandık görevlilerinin polis
tarafından dövüldüğü, birçok bölgede sandıklara
Sarkisyan lehine fazladan oy pusulalarının atıldığı
iddia ediliyordu. Nitekim seçim kampanyaları süresince
de Başbakan Sarkisyan’ın devlet imkanlarını kullanarak
seçim propagandası yaptığı yönünde şikayetler olmuştu.
Seçimin hemen ertesinde ise oylamaya hile karıştığını
ileri süren Ter-Petrosyan taraftarları başkent Erivan'ın
merkezinde protesto gösterileri düzenlemeye başladılar.
Gerginliğin her gün arttığı ve Sarkisyan muhaliflerinin
protestolarının şiddetlendiği Ermenistan’da,
Ter-Petrosyan yanlıları seçimin adil ve hile
karıştırılmadan tekrarlanmasını isteyen gösteriler
düzenlediler.
İki dönemdir Devlet başkanlığı koltuğunda oturan Robert Koçaryan’ın tam
desteğini alan Sarkisyan, Karabağ kökenli bir politikacı
olarak seçim süresince Ermenistan’ın mevcut
politikalarında bir değişikliğe gitmeyeceğinin
sinyallerini vermişti. 1991-1998 yıllarında başkanlık
yapmış olan Levon Ter-Petrosyan’ın ise Ermenistan’ın
başta Güney Kafkasya’daki yalnızlığı ve ekonomik
sorunlarına ilişkin çözüm arayışına dayalı siyasi
demeçleri dikkat çekmişti. Özellikle Ermenistan’ın
Türkiye ve Azerbaycan ile arasında var olan sorunları ve
Batı ile ilişkilerin derinleştirilmesi gerektiğine dair
açıklamalar yapmıştı. Koçaryan gibi Karabağ kökenli olan
Sarkisyan’ın aksine Ter-Petrosyan’ın Devlet Başkanlığına
gelmesi durumunda Ermenistan’ın önceliklerinin ülkenin
refahı ve bölgedeki projelere dahil edilmesi olacağı
tahmin ediliyordu.
Devlet Başkanlığı seçimi sonrasında siyasi gerginlik
devam eder-ken, geçtiğimiz hafta muhalefeti
destekledikleri gerekçesiyle, bazı muhalefet liderleri,
aralarında büyükelçilerin ve Levon Ter Petrosyan'ı
destekleyen Yeni Zamanlar partisi lideri Aram
Karapetyan’ın da bulunduğu pek çok parti yöneticisi de
tutuklandı. Rusya'nın yeni devlet başkanı olacağı
kesinleşen Dimitri Medve-dev'in Petrosyan'ı destekleme
ihtimaline karşı Ermenistan'da birçok üst düzey
yöneticinin de Petrosyan'ın tarafına geçtiği tahmin
ediliyor. Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan'ın,
muhalefeti desteklemeleri nedeniyle 6 diplomatın işten
çıkarılmasına yönelik kararı, Cumhurbaşkanı Robert
Koçaryan tarafından da onaylandı. Demokrasi ve insan
hakları konularında yol almaya çalışan Ermenistan’da son
tutuklama kararlarının diğer ülkelerce de nasıl
karşılanacağı merak edilirken Ermenistan’da muhalif
gösterilerin artmasının ardından olağanüstü hal ilan
edildi.
Muhalefetin hemen her gün düzenlediği protesto
eylemlerinin en şiddetlisi hafta sonunda yaşanarak Levon
Ter Petrosyan'ı destekleyen binlerce göstericiyle onları
dağıtmak isteyen polis arasında çatışmalar yaşandı.
Petrosyan da, gösteriler sırasında zor kullanılarak
evine götürüldü. Petrosyan'ın dışarı çıkmasına izin
ve-rilmiyor. Olaylar üzerine, halen Devlet Başkanlığını
yürüten Robert Koçaryan imzaladığı kararnameyle
Erivan'da 20 günlük olağanüstü hal ilan etti. Seçime
hile karıştığı iddialarıyla protestolar düzenleyen
muhalefet olağanüstü hal ilanından sonra demokrasinin de
büyük darbe aldığını savunacaktır.
Avrupa Konseyi, Petrosyan’ın derhal serbest
bırakılmasını istedi. AGİT de olayları kınadı.
Olağanüstü hal, toplantı ve gösteri türü her tür
etkinlik ile grev ve benzeri faaliyetlerin
yasaklanmasını, ayrıca basın ve yayın kuruluşlarının iç
politika ve devlet siyasetini ilgilendiren konularda
izin verilen resmi açıklamaları yayınlaması, siyasi
bildiri ve duyuruların izinsiz basılmaması, devlet
güvenliğine zarar verme olasılığı bulunan kişilerin
bulundukları yerden bir başka yerde ikamet etmelerinin
sağlanması gibi konuları içeriyor.
Ermenistan’daki Devlet Başkanlığı seçimi öncesinde
başlamış olan siyasi gerginliğin seçim sonrasında
artarak istikrarsız bir gidişe neden olması ülke için
endişe verici olacak gibi görünüyor. Zira muhalefet
partisi liderinin alıkonularak ev hapsine alınması ve
çok sayıda muhalefet yanlısının tutuklanması Avrupa
Konseyi ve AGİT gibi pek çok uluslar arası kuruluş
tarafından da tepki görecektir. Devlet Başkanlığı
görevini Sarkisyan’a devrettikten sonra Başbakanlığa
gelmesi beklenen Koçaryan’ın olayların bir numaralı
sorumlusu ilan ediliyor olması Ermenistan’ın önündeki
siyasi dönemecin bir düğüme doğru gittiğini gösteriyor.
Öyle ki hem Devlet Başkanı seçimindeki memnuniyetsizlik,
hem de istikrarsızlığın sorumlusu olarak görülen
Koçaryan’ın başbakan olarak yeniden iktidar olma
ihtimali ülkedeki olumsuzlukların tırmanmasına sebep
olabilir.
Avrupa - Amerika - Ermenistan Hattı
Türkiye gündemini üniversitelerde türbanın serbest
bırakılmasına ilişkin anayasa değişikliğinin doldurduğu
bu günlerde konunun Türkiye’deki tüm çevrelerde
oluşturduğu yankılar dünya basını tarafından da yakından
izleniyor. Diğer yandan türban konusuyla bir hayli
yoğrulduğumuz bugünlerde Almanya’da vuku bulan acı bir
olayla sarsıldık. Ludwigshafen kentinde 9 Türk
kaldıkları apartmanda çıkan yangın sonucunda yanarak can
verdiler. Bu felaketin ırkçı bir saldırı olma olasılığı
ilk akla gelen düşünce oldu fakat Alman basınında durum
biraz daha farklıydı. Ludwigshafen faciasını ilk
günlerde neredeyse görmezden gelen Alman medyası Türk
basınının olayı abarttığını savunarak Türk gazete ve
televizyonlarını yangını "ırkçı" saldırı olarak
göstermekle suçladı. Bir üzücü açıklama da Almanya
İçişleri Bakanı Wolfgang Schaeuble’dan geldi ve o da 9
Türk'ün yaşamına mal olan yangın olayında, Türk basınını,
''sorumsuzca kışkırtıcılık yapmak'' ile suçladı.
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da Almanya ziyaretindeki ilk
durağı, 9 Türk’ün yanarak can verdiği Ludwigshafen kenti
ve facianın yaşandığı bina oldu. Başbakan da ziyareti
sırasında vatandaşları sakinleştirici ifadeler kullandı
ve Türk basınına barışı bozabilecek haberlerden
kaçınmaları çağrısında bulundu. İncelemelerin ve olayla
ilgili kesin bilgilerin araştırıldığı bu süreçte
temennimiz bu olayın orada yaşayan Türklere yönelik bir
saldırı olmaması yönünde. Hayatını kaybeden Türklerin
üzüntüsünü yaşarken böyle bir ihtimal karşısında endişe
duymamak mümkün değil.
Türkiye’yi ilgilendiren bir gelişme de Belçika’da oldu.
Belçika adaleti, yıllardır süren DHKP-C davasında son
kararını verdi. Anvers Temyiz Mahkemesi, mahkemeden
tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan ve Belçika
polisinin gözetimi(!) altındayken kaçmayı başaran
Sabancı suikastı sanığı Fehriye Erdal’a silah ve sahte
belge kullanmaktan 2 yıl tecilli hapis cezası verdi
diğer örgüt üyeleri de para veya tecilli hapis
cezalarına çarptırıldı. Anvers Mahkemesi, daha önceki
kararların aksine, DHKP-C’yi "terör örgütü" olarak
nitelendirmeyi de reddetti. 28 Şubat 2006’da terörist
Fehriye Erdal ve terör örgütü DHKP-C üyesi 10 sanığı
Belçika’da işledikleri suçlardan yargılayan Bruges Ceza
Mahkemesi, DHKP-C’yi "terör örgütü" olarak
nitelendirmişti. Gent Temyiz Mahkemesi de 7 Kasım
2006’da cezaları onamıştı. AB Konseyi kararlarınca
2002’den bu yana terör örgütü listesinde olan DHKP-C’nin
Belçika’daki mahkemenin son kararıyla terör örgütü
olarak değerlendirilmemesi terörle uluslararası
mücadeleye de bir darbe vurdu.
Tüm dünyanın olduğu gibi Türkiye’nin de dikkatini çeken
bir başka konu Amerika Birleşik Devletleri’ndeki
seçimler. Adayların ön seçimlerdeki açıklamalarında
öncelikli olarak Ermeni soykırımı iddialarına
yaklaşımları Türkiye açısından ön plana çıkan
maddelerden biri. Adaylar seçim programları sırasında bu
açıklamalarında konuya nasıl baktıklarının ipuçlarını
verdiler. Clinton ve Obama’nın soykırım iddialarını
kabul ettikleri yönündeki beyanları Amerika Ermeni
Ulusal Komitesi’nin (ANCA) Ocak ayında, her iki partiden
başkan adaylarına, 1915 olaylarına ilişkin görüşlerini
ortaya koymalarını isteyen bir soru-cevap metni
göndermesiyle öğrenildi. Demokrat Partili başkan
adaylarından Illinois Senatörü Barack Obama ve New York
Senatörü Hillary Clinton, ANCA’ya gönderdikleri cevap
mektubunda, açıkça Ermeni tezlerini destekledi ve
‘soykırım’ sözünü ifade etti. Buna karşın Cumhuriyetçi
Parti’den başkan adayı Senatör John McCain ve Mitt
Romney, Amerika Ermeni Ulusal Komitesi’nin (ANCA) 1915
olaylarına ilişkin hazırladığı sorulardan oluşan
anketine verdiği cevapları ANCA’ya gönderdiği bir
mektupla açıklarken, ‘soykırım’ sözcüğünü kullanmamaya
özen gösterdi.
Türkiye’nin izleyeceği bir başka gelişme de
Ermenistan’da olacak. Ermenistan, 19 Şubat'ta yeni
devlet başkanını seçmek için sandık başına gidecek.
Seçimdeki iki önemli isimden biri Başbakan Serj
Sarkisyan, diğeri de Ermenistan'ın ilk Cumhurbaşkanı
Levon Ter-Petrosyan. Ter-Petrosyan 10 yıldır siyasetten
uzaktı. Petrosyan'ın siyasete geri dönüşü Ermenistan
için olduğu kadar Türkiye açısından da önemli.
Ermenistan’ın işgal ettiği Yukarı Karabağ'da çözüm
olmadan, Türkiye ile sınırlar açılmadan Ermenistan’ın
refaha ulaşamayacağına dikkat çeken açıklamaları
nedeniyle Petrosyan’ın seçilmesi durumunda Ermenistan
siyasetine gerçekçi bir yaklaşım getirebileceği
umulabilir.
Yeni yılda Türkiye-Ermenistan ilişkileri
2008 yılında da Türkiye’nin Ermenistan’la
ilişkilerindeki başlıca maddeler arasında bulunan
Türkiye-Ermenistan kara sınırının kapalı olması birinci
sırada yer almaya devam edecek gibi görünüyor. Sınırın
kapalı olması iki ülke arasındaki bir mesele olmasının
yanında, bölgedeki komşu ülkeler, ABD ve Avrupa Birliği
için de önemli bir konu. Ermenistan, içinde bulunduğu
ekonomik güçlüklerden kurtulmak ve bölgesel bir açılım
yapabilmek için Türkiye’yle olan ilişkilerini
geliştirmenin önemini biliyor. Ermenistan’ın çabaları
dışında ABD ve Avrupa’daki Ermeni lobilerinin
çalışmaları da sınırın açılması doğrultusunda. Sınırın
kapalı olması Türkiye, Gürcistan ve Azerbaycan’ı, Kars
ve Bakü’yü Gürcistan üzerinden birbirine bağlayacak bir
demiryolu inşa etme kararını almaya götürdü. Bu durum
ise petrol ve gaz boru hattından “by-pass” edilen,
Türkiye ve Azerbaycan’a giden karayolları kapalı olan
Ermenistan’ın bu kez demiryolu projesinden de “by-pass”
edilerek içinde bulunduğu izolasyonun artması sonucunu
doğuracak. 2008’de hizmete girmesi hedeflenen ‘Raylı
İpekyolu’ olarak adlandırılan demir yolu projesini
Ermeni yönetimi ABD ve bu ülkedeki lobilerini devreye
sokarak durdurmaya çalıştı. Ermenistan bu izolasyonu
önleyebilmek için Türkiye ile Kars sınırını açtırma
çabası içerisinde. 2007 yılında bu çabalarını Avrupa ve
ABD’deki Ermeni diasporasıyla da sürdüren Ermenistan
tarafından 2008 yılında da bu konudaki farklı
girişimlerin gerçekleşmesi bekleniyor. 2008 yılı içinde
de Ermenistan’ın, öncelikle “soykırım” iddialarıyla tüm
dünyada Türkiye’yi haksız suçlamalarla karşı karşıya
getirmesi ve Azerbaycan topraklarını işgal altında
tutarak Karabağ Sorunu’nu doğurması nedeniyle bölgesel
projelerden uzak tutulmasında bir değişiklik olmayacak.
Dağlık Karabağ sorunu ile ilgili başta Ermenistan Devlet
Başkanı Robert Koçaryan olmak üzere Ermeni devlet
adamları görüşlerini açıkça dile getiriyorlar.
Görüşlerinde Karabağ’ı Azerbaycan’ın toprak bütünlüğü
çerçevesinde değerlendirmediklerini ve Karabağ’ın,
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin yıkılmasının
ardından bağımsızlığını elde ettiğini ve hiçbir zaman
bağımsız Azerbaycan’ın bir parçası olmadığını, konuyla
ilgili iki ülke arasında arabulucular vasıtasıyla
yürütülen müzakerelerin hedefinin ancak bir referandum
ile Karabağ’ın bağımsızlığının tanınması olabileceğini
vurguluyorlar. Robert Koçaryan, 2007 yılında Ankara'nın
önerdiği ortak tarihçiler komisyonu yerine hükümetler
arası komisyon önerisini bir kez daha tekrarladı ve
Türkiye'den "soykırım özrü" beklediklerini söyledi.
Koçaryan, Ermeni siyasetçiler tarafından defalarca dile
getirilen önkoşulsuz diplomatik ilişki teklifini bir kez
daha vurgulayarak, sadece soykırımın değil iki ülke
arasındaki tüm sorunların bir arada tartışılması
gerektiğini ifade etti. Böylelikle Türkiye’nin
tarihçilerden oluşturulacak bir komisyon kurulması
önerisinden uzaklaşarak iki ülke arasındaki sorunların
bir bütün olarak çözülmesi önerisini ileri sürdü.
Böylelikle çözüm istemeyen tarafın Türkiye olduğunu ima
etti. Bu sene devlet başkanlığı seçimlerine hazırlanan
Ermenistan’da başkanlık için önemli adaylardan biri olan
Serj Sarkisyan’ın, görev süresi dolacak olan Robert
Koçaryan’ın yerine Devlet Başkanı olması ihtimali yüksek
görünüyor. Sarkisyan’ın Devlet Başkanı olması durumunda
Türkiye-Ermenistan ilişklerinde şu anki Devlet Başkanı
Koçaryan’ın izlediği politikadan çok farklı bir yol
izlemeyeceğini söylemek mümkün. 2007 yılında Türkiye’nin
AB’ye üyelik süreciyle ilgili olarak Ermenistan Devlet
Başkanı Koçaryan ve diğer Ermeni siyasetçilerden gelen
açıklamalar Türkiye’nin üyeliğinin Ermenistan için
olumlu bir gelişme olacağı yönünde olmuştu. AB’ye üyelik
sürecinin Türkiye’de azınlık haklarının geliştirilmesi
ve Türk tarihinin yeniden değerlendirilmesi açısından
son derece faydalı olacağı belirtilmişti. Diğer bir
deyişle bu süreçte Türkiye’nin ‘soykırımı’ tanıyacağı
umudunu taşıdıkları vurgulanmıştı. Ermenistan tarafında
Türkiye-Ermenistan ilişkileri ve ‘soykırım’ iddiaları
göz önüne alınarak yapılacak Türkiye’nin AB üyeliği
konusundaki açıklamalar 2008 yılında da devamlılığını
koruyacak gibi görünüyor. 2007 yılında hem Ermeni
diasporası hem de Ermenistan tarafından Türkiye ve
Ermenistan arasındaki sorunların çözümsüz kalmasında
Türkiye’nin sorumlu olduğu imajı çizilmeye devam edildi.
Karabağ konusunda tek çözümün Karabağ’ın bağımsızlığının
uluslararası toplum tarafından tanınması olduğu yine
vurgulandı. 2008 yılında da Türkiye’nin Ermenistan
tarafından aynı suçlamalara maruz kalacağı aşikar. 2007
yılında Ermeni diasporasının yoğun faaliyetlerinin yanı
sıra Ermenistan'ın büyükelçilerinin de, bulundukları
ülkede diasporayı Türkiye aleyhindeki faaliyetlerinde
örgütlediklerine ve yönlendirdiklerine tanık olundu.
Türkiye'nin, 2008 yılında Ermeni soykırımı iddialarıyla
mücadele ederken önce Ermenistan’ın inancını kırması
gerekiyor. Türk tarafı tepkisini dolaylı yollardan ve
uluslararası diplomasiyi zaman zaman etkin bir biçimde
kullanarak gösterebiliyor. Halen alınacak büyük bir
mesafe var, ancak son zamanlarda bu meselenin bütüncül
bir bakış açısıyla inceleniyor olması bu mesafenin çok
daha kısa zamanda ve sağlam bilimsel argümanlarla
desteklenerek daha etkin bir biçimde alınmasına katkıda
bulunacak.
Ermeni Sorunu ve Geçen Yılın Muhasebesi
Geride
kalan 2007 yılında Türkiye-Ermenistan ilişkileri ve
Ermeni Sorunuyla ilgili gelişmeler Türkiye gündeminde
oldukça önemli bir yer tuttu. Bilindiği gibi Türkiye’nin
dış politikasında önemli bir sorun olarak
nitelendirilebilecek “Ermeni soykırımı” iddiaları
kapsamlı ve sistemli bir propagandayla yıllardır
yürütülmekte ve Türkiye’nin karşısına çıkarılmakta.
Geçtiğimiz yılda da Ermeni diasporasının soykırım
iddialarıyla ilgili propaganda çalışmaları,
siyasetçilerin açıklamaları, parlamentolardan çıkan
tasarılar ve Ermenistan’ın dış politikasında özellikle
Türkiye ve Azerbaycan’la olan ilişkilerinde takındığı
sabit tutum değişmeyen başlıklar olmaya devam etti.
Bunlarla
beraber 2007 yılında Türkiye’deki en önemli olaylardan
biri Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in
19 Ocak 2007 tarihinde öldürülmesi oldu. Bu olay
Türkiye’de büyük şaşkınlık uyandırdı ve başta
Cumhurbaşkanı olmak üzere tüm yetkililer ve medya
tarafından da şiddetle kınandı. Hrant Dink’in
öldürülmesi diasporada olduğu kadar Ermenistan’da da
büyük tepkilere neden oldu. Ermenilerin bulundukları
yerlerde gösteriler düzenlendi. Bazı yazarlar Hrant
Dink’i Ermeni “soykırımının” kurbanı gibi göstermeye
çalıştılar. Hrant Dink’in cenazesine katılmak üzere
İstanbul’a gelen Ermenistan Dışişleri Bakanı Yardımcısı
Kirakosyan’ın Ermenistan’ın hiçbir ön koşul olmadan
diplomatik ilişkilerin başlamasına hazır olduğu
açıklamaları bazı yayın organları tarafından yeni bir
öneriymiş gibi sunuldu. Oysa Ermeni yetkililer, son
birkaç yılda sık sık Türkiye ile koşulsuz ilişki kurmak
istediklerini ifade ediyorlar.
Türk basınında görülen bu yanılma karşısında Dışişleri
Bakanlığı sözcüsü 25 Ocak 2007 tarihinde bir soruya
cevap vererek durumu aydınlattı ve Ermenistan Hükümeti
tarafından bugüne dek çeşitli dönemlerde buna benzer
açıklamaların yapıldığını, son beyanatın da yeni bir
açılıma delalet etmediğini, ayrıca Ermenistan’ın
ilişkilerimizdeki durağanlığın aşılması yönündeki iyi
niyetli çabalarımıza karşılık vermesinin ümit edildiğini
vurguladı. Daha sonra Hrant Dink’in öldürülmesi hakkında
ABD Temsilciler Meclisi’ne 29 Ocak 2007 tarihinde H.Res.
102 numarasını taşıyan bir karar tasarısı verildi. İki
gün sonra da, 1 Şubat 2007’de, bu konuda S.Res.65
sayısını taşıyan başka bir tasarı Senatoya sunuldu.
Kararların işlem bölümlerinde, esas itibariyle Hrant
Dink cinayeti kınanmakta, Türkiye’den bu konuda
soruşturmaya ve faillerin kovuşturulmasına devam
edilmesi (veya Türkiye’nin bu konudaki çabalarının
desteklenmesi) istenmekte ve Türk Ceza Kanunu’nun 301.
maddesinin kaldırılması talep olunmakta. Senato’ya
verilen tasarının daha yumuşak bir dille kaleme alındığı
görülmekte.
Türkiye-Ermenistan ilişkilerini ilgilendiren bir başka
olay da Akdamar Kilisesi’nin restorasyonu oldu. X. asrın
başlarında Van Gölü üzerindeki bir ada üzerinde Ermeni
Kralı I. Gagik tarafından yaptırılan ve sonra terk
edilmesi nedeniyle bir hayli harap durumda bulunan
Akdamar Kilisesi Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından
restore edilerek 29 Mart 2007 tarihinde, Ankara’dan
gelen bazı Büyükelçiler, Ermenistan’dan gelen Kültür
Bakan Yardımcısı Gagik Gürciyan ve Türkiye Ermenileri
Patriği Mesrop II’nin de katıldığı törenle bir müze
olarak açıldı. Bu açılış gerek Ermenistan’da, gerek
diasporada eleştirilere neden oldu. Ermenistan’daki ve
Ermenistan dışında yaşayan pek çok Ermeni tarafından
kilisenin haç olmadan ve müze olarak açılmış olması
eleştirildi. Ayrıca kilisenin “Ahtamar” olan adının
Türkçe bir kelimeyle değiştirilerek “Akdamar” yapılmış
olması tepkilere neden oldu.
7 Şubat
2007 tarihinde "Demirden İpek Yolu" olarak da
adlandırılmaya başlanan Kars-Tiflis-Bakü Demiryolu Hattı
Projesi'nin 'Çerçeve Anlaşması' Tiflis'te, Gürcistan
Parlamentosu'nda Başbakan Tayyip Erdoğan, Gürcistan
Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili ile Azerbaycan
Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in hazır bulunduğu bir
törende üç ülkenin ilgili bakanları tarafından imzalandı.
İmza töreninin ardından Ermenistan’da, izole edilmekte
oldukları hakkında ciddi endişeler doğdu ve bu izolasyon
olgusu yabancı basında da yankı buldu. Ermenistan
Dışişleri Bakanı Oskanyan bu projenin siyasi bakımdan
bir hata olduğunu ve Ermenistan’a zarar vermeyeceğini
vurgulasa da Ermenistan’da bu projeyi telafi edecek
çareler arayışı başladı ve bu çerçevede Ermenistan’ın
demiryoluyla İran’a bağlanması gündeme geldi.
2007 yılında Ermenistan’ın iç siyasetinde de önemli
gelişmeler yaşandı ve bu yıl içinde parlamento seçimleri
yapıldı. Seçim sonucunda iktidardaki Cumhuriyetçi parti
yüzde olarak en çok oyu aldı. Böylece Ermenistan’da ne
iç, ne de dış politika bakımından bir değişiklik olmadı.
Milli Savunma Bakanı Serge Sarkisyan Başbakan
Margaryan’ın ölümüyle onun yerine seçildi. Ayrıca
parlamento seçimlerinden galip çıkarak 19 Şubat 2008
tarihinde yapılacak başkanlık seçimlerinin en güçlü
adayı oldu. Ermenistan’ın ilk Cumhurbaşkanı Levon
Ter-Petrosyan da siyasete geri döndüğünü açıklayarak
devlet başkanlığı için adaylığını koydu. Karabağ
sorununda ise 2007 yılında da bir ilerleme sağlanamadı.
Fransız Millet Meclisi Ermeni soykırım iddialarını inkâr
edenlerin cezalandırılmasına dair bir kanun tasarısı
kabul etmişse de bu tasarı Senato’nun gündemine alınmadı.
Ayrıca Avrupa Parlamentosu İlerleme Raporu ile ilgili
son kararında, “soykırım” konusuna yer vermedi.
Görüldüğü gibi Türkiye-Ermenistan ilişkileri ve Ermeni
sorunuyla ilgili önemli başlıklar geçen yıl da geniş yer
tuttu. Bu yazıda bunlardan sadece dikkat çekenler ve
gündemi meşgul edenler seçilmesine rağmen konuyla ilgili
daha pek çok detay sayılabilir. 2008 yılında Türkiye’nin
“soykırım” iddialarına karşı yürüteceği çalışmalarda
yine bilimsel ve gerçeklere dayalı tutumunda bir
değişiklik olmayacağı açık. Dış politikada bu iddialarla
ilgili Türkiye’nin karşısına çıkacak olan olasılıklar da
bir başka yazının konusu olacak.
Ermenistan Metzamor Nükleer Santralı
Metzamor nükleer santralı, başkent Erivan yakınlarında,
Türkiye sınırına yaklaşık 16 km. uzaklıktaki Metzamor
sahasında bulunuyor. 1980 yılında hizmete açılan santral,
1988 Spitak depreminden sonra sismik güvenliğin yeterli
seviyede olmadığı düşüncesiyle Mart 1989'da Rusya
tarafından kapatıldı. 1993 yılında Ermenistan hükümeti
enerji açığı gerekçesi ile santralı tekrar açma kararı
almış ve yapılan bazı iyileştirme çalışmalarının
ardından 1995'de santrali tekrar açmıştı ve 2016 yılına
kadar çalıştırılması öngörülmüştü. Türkiye Atom Enerjisi
Kurumu (TAEK), konunun gündeme geldiği 1992 sonundan
itibaren santralin faaliyetini yakından incelemeye almış,
1993 tarihinde bir rapor yayımlayarak Metzamor
reaktörünü teknik ve güvenlik açıdan incelemişti. Bu
raporda, Metzamor reaktörünün mevcut güvenlik
seviyesinin uluslararası kabul görmüş güvenlik
standartlarının oldukça altında olduğu belirtilmişti. Bu
nedenle, uluslararası platformlarda Türkiye’deki pek çok
kuruluş, santralın gerekli güvenlik seviyesi yükseltme
çalışmaları tamamlanmadan kesinlikle açılmaması
gerektiği yönünde birçok girişimde bulunmuş, ancak bu
baskılar sonuç vermemiş ve santral ''ülkenin acil
elektrik ihtiyacı olduğu'' gerekçesiyle 1995 sonunda
tekrar açılmıştı. Metzamor açılmadan önce, 1993-1995
yılları arasında santralin güvenliği yönünde yenileme
çalışmaları yürütüldü. Bu süreçteki yenileme ve onarım
çalışmaları TAEK’ten edinilen bilgiye göre güvenlik
iyileştirmelerinden ziyade tesisin 6 yıldır
kullanılmaması nedeniyle oluşan problemlerin giderilmesi
ve reaktörün işletilebilir hale getirilmesi amaçlı oldu.
Güvenlik iyileştirmeleri ise başta sismik olmak üzere az
sayıda maddeyi kapsayacak şekilde oldu. Uluslararası
baskılar nedeniyle ve aynı zamanda mali destek bulunması
sonucunda, iyileştirme çalışmaları güvenlik odaklı
olarak 1998-2004 yılları arasında yeniden başlatıldı.
Nükleer Güvenlik Sözleşmesi (NGS) platformu nükleer
santralların güvenliğine ilişkin tek uluslararası
platformdur ve bu platforma Türkiye ve Ermenistan da
dahil olmak üzere toplam 54 ülke üyedir. Bu Sözleşmeye
göre “taraf ülkeler sahip oldukları nükleer santralları
uluslararası standartlara uygun olarak inşa edecek ve
işletecekler, santralları buna uymuyorsa düzeltmek için
gerekli tüm tedbirleri alacaklar, bu tedbirleri almak
pratikte mümkün değilse veya alamıyorlarsa sorunlu
santrallarını kapatacaklardır.” Bununla birlikte,
NGS'nin 6. Maddesinde yer alan "... reaktörü kapatmanın
zamanı belirlenirken ekonomik ve sosyal etkilerinin yanı
sıra ülkenin enerji genel durumu ve muhtemel
alternatifler de dikkate alınabilir" hükmü nedeniyle,
Ermenistan şimdiye kadar santralın çalışması konusunu bu
sözleşmeye dayandırdı ve ülkenin elektrik ihtiyacının
yaklaşık %40’ını karşılaması bakımından santralın
kapatılmasının doğuracağı ekonomik etkilerin önemini
vurgulayarak ülkenin elektrik ihtiyacının başka
kaynaklardan karşılanamayacağını öne sürdü. Böyle olunca
da, Ermenistan’a yalnızca Metzamor Nükleer Santralı’nın
güvenliğinin en yüksek seviyede iyileştirilmesi
çalışmalarının yapılmasına yönelik bir baskı
sağlanabildi. Geçtiğimiz haftalarda da Ermenistan’ın
yıllardır kapatılması yönünde uluslararası baskı altında
kalmasına yol açan Metzamor Nükleer Santralı’nın
kapatılmasını öngören bir planı onayladığı haberleri
basına yansıdı. Santralin kapatılma tarihi açıklanmazken
Ermenistan Enerji Bakanı Armen Movsisyan, kapatmanın
maliyetinin 280 milyon dolar olarak hesaplandığını
söyledi. Bu planın ortaya atılmasına ABD ve AB'nin mali
yardım vaat etmiş olması etkili oldu. Ermenistan Devlet
Başkanı Robert Koçaryan da, 1000 megawattlık bir nükleer
santral inşaatı planladıklarını ve maliyetinin 2 milyar
doları bulacağını açıklayarak bir anlamda nükleer
enerjiden vazgeçmeyeceklerinin altını çizdi. Yine de bu
proje oldukça uzun vadeli görünüyor. Santralden insan
sağlığını ciddi şekilde tehdit eden birçok radyoaktif
madde sızdığı artık bilimsel olarak da bilinen bir
gerçek. Metsamor Nükleer Santrali Türkiye için adeta bir
nükleer bomba niteliğinde. Türkiye’nin ve tehdit
altındaki diğer komşu ülkelerin, durumun ciddiyetini
dünya kamuoyuna duyurma çabaları devam etmeli ve
Ermenistan’ın jeolojik olarak daha güvenli bir
bölgesinde yeni bir santralin yapılması, ya da
alternatif enerji kaynaklarının geliştirilmesi konusunda
Ermenistan’a çağrıda bulunmaları gerekiyor.
Abdullah Gül’ün Azerbaycan Ziyareti
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 6 Kasım 2007 tarihinde
Azerbaycan’a düzenlediği resmi ziyareti önemli bir dış
politika konusu olarak gündemdeki yerini aldı. Abdullah
Gül’ün KKTC ziyareti sonrasında ilk resmi ziyareti olan
gezi, üç günü içine alacak şekilde planlandı ve
Cumhurbaşkanı tarafından iki ülke ilişkileri açısından
yeni bir dönemecin başlangıcı olarak nitelendirildi.
Cumhurbaşkanı’nın ilk resmi ziyaret yeri olarak
Azerbaycan’ı seçmesi Gül’ün de ifade edişiyle Türkiye
Cumhuriyeti’nin Azerbaycan’a verdiği önemin bir
göstergesi olarak da değerlendirilmeli. Öyle ki farklı
devletler ve kardeş halklar olarak askeri, ekonomik ve
kültürel alandaki işbirliğinin geçmişte olduğu gibi
gelecekte de sürmesi beklentisi iki ülke için de önem
arz ediyor. Türkiye ve Azerbaycan arasındaki soy, dil ve
inanç birliğinin doğurduğu karşılıklı güven ve destek
duygusu uluslararası arenada iki ülke menfaatlerinin
paralel ilerlemesini ve sorunların çözümünde ortak
hareket edilmesini sağlıyor. Gül ziyareti sırasında,
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’le yaptığı
görüşmenin yanı sıra Meclis Başkanı Oktay Asadov ve
Başbakan Artur Rasizade ile bir araya geldi ve
Azerbaycan Milli Meclisi’nde bir konuşma yaptı. Abdullah
Gül ayrıca, tarihi şahsiyet Nizami Gencevi'nin anıtının
bulunduğu Gence'yi ziyaret eden ilk cumhurbaşkanı oldu.
Cumhurbaşkanının Azerbaycan’daki gezi programı Kafkasya
ve Orta Asya ülkeleri ile Özal'la başlayan ve Demirel
ile devam eden ilişkilerin canlanacağı hissini uyandırdı.
Azerbaycan ve Türkiye’nin önemli bölgesel projeleri
başarıyla gerçekleştiriyor olması ve aynı zamanda orta
ve uzun vadede bekleyen projelerin varlığı gelecekteki
istikrarlı gidişatın habercisi olarak görülüyor.
Cumhurbaşkanı Gül’ün de Azerbaycan Meclisi’nde yaptığı
konuşmada değindiği gibi Türkiye, Azerbaycan ve
Gürcistan arasında atılan olumlu adımlarla stratejik
işbirliğinin daha da güçleniyor olması bölgede tek
başına kalan Ermenistan’ı akla getiriyor. Özellikle
Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan arasında
gerçekleştirilen boru hattı projelerinde saf dışı kalan
Ermenistan, Azerbaycan topraklarını işgal altında
tutarak Yukarı Karabağ Sorunu’nu doğurması ve komşusu
Türkiye ile olan ilişkilerinde de “soykırım”
iddialarıyla tüm dünyada Türkiye’yi haksız suçlamalarla
karşı karşıya getirmesi ve Türkiye’nin tarihi birlikte
inceleme çağrılarını da yanıtsız bırakması neticesinde
bölgede gerçekleşen projelerin dışında kalıyor.
Cumhurbaşkanı Gül’ün de Azerbaycan gezisinde üzerinde
durduğu, Güney Kafkasya Bölgesinin huzur ve istikrarı
konusu, Ermenistan’ın bu istikrar ve güven ortamının
dışında kalmayı seçmesinin ne gibi sonuçlar doğurduğu ve
doğuracağı sorularını gündeme getirdi. Abdullah Gül’ün
de ifade ettiği gibi Güney Kafkasya’daki huzur ve
güvenin sağlanması tüm ülkelerin birbirleriyle olan
komşuluk ilişkilerine bağlı. Nitekim Türkiye bu güvenin
sağlanması için başından beri üstüne düşeni yapmış,
Ermenistan’ın bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana
komşuluk ilişkileri ve iki ülkenin geleceği için önemli
adımlar atmıştı. Buna rağmen, Türkiye ile Ermenistan
arasında diplomatik ilişki kurulmasını engelleyen
sorunlar ortaya çıkmıştı. Bu nedenlerin başında
Ermenistan anayasasının giriş bölümünde Doğu Anadolu’dan
Batı Ermenistan olarak bahsedilerek Türkiye’nin toprak
bütünlüğünün tanınmaması bulunuyor. İkinci husus olarak,
Türkiye’nin soykırım iddialarını kesinlikle ret eden
tutumuna karşın Bağımsızlık Bildirgesi’nin bu iddiaların
uluslararası alanda tanınmasına çalışılmasını Ermenistan
için bir görev olarak belirlemesi var. Ermenistan
Anayasası 1995 yılında kabul edilmiş ve bu bildirge
Ermenistan hukuk düzeninin bir parçası haline gelmişti.
Ermenistan Anayasası 2005 yılında değiştirilmiş ancak
Bağımsızlık Bildirgesi’ne ilişkin hükme dokunulmamıştı.
Yukarıda sayılan nedenlerin yanında, halen ateşkes
olmakla beraber, Ermenistan’ın Azerbaycan ile, Karabağ
ve diğer Azerbaycan topraklarının işgali nedenleriyle
savaş halinde olması, Gürcistan ile de Cevaheti’deki
Ermeni azınlığı ve Gürcistan’dan malların (doğal gaz
dâhil) transit geçişi nedeniyle sorunlar yaşıyor olması
Güney Kafkaslarda sorunların başlıca sorumlusunun
Ermenistan olduğu düşüncesini kuvvetli kılıyor. Abdullah
Gül, Bakü’deki ziyaret sırasında Ermenistan’a, Türkiye,
Azerbaycan ve Gürcistan, Bakü-Tiflis-Erzurum Boru Hattı,
Bakü-Tiflis-Erzurum Doğalgaz Hattı ile yakın bir zamanda
temeli atılacak Bakü-Tiflis-Ahılkelek-Kars demiryolu
hattı projelerini hatırlattı ve Güney Kafkasya’daki
“refah projeleleri”nden pay alabilmesinin Ermenistan
yönetiminin tutumuna bağlı olduğunu vurguladı.
Ermenistan’ın Güney Kafkaslardaki sorunların başlıca
sorumlusu olduğu ve çözüm için herhangi bir atılımda
bulunmaya yanaşmadığı açık görünüyor. Kendisine hiçbir
yararı olmayan, tarihten gelen hırs ve kinleri artık
terk edip tüm komşularıyla normal ilişkiler kurması ve
böylelikle bu bölgede barış ve işbirliği gerçekleşmesine
katkıda bulunması kuşkusuz Ermenistan’ın da yararına.
Türkiye’nin ise Ermenistan’la ilgili politikasında hem
“soykırım” iddiaları karşısında bilimsel gerçeklere
dayalı tutumunda bir değişiklik olmayacağı hem de Yukarı
Karabağ sorununun çözümünde Azerbaycan'a gereken desteği
sağlamaya devam edeceği açık görünüyor.
PAKİSTAN’DA DEMOKRASİ ARAYIŞI
Pakistan son dönemde siyasi çalkantılarıyla dünya gündeminin
en üst sıralarındaki yeri işgal ediyor. Gidişat, bu
seyrin kısa bir sürede değişeceğine dair hiçbir izlenim
uyandırmıyor.
Pakistan Türkiye açısından da büyük öneme sahip bir ülke.
Aslında Pakistan’ın kurucusu Cinnah’ın kuruluş
aşamasında örnek ülke olarak Türkiye’yi göstermesi de
Pakistan siyasetinde oldukça belirleyici bir rol
oynamış.1947’de Birleşik Krallık’tan (bugünkü Britanya)
bağımsızlığını ilan eden ülke sistemini, kurumlarını
deneyerek öğrenme yoluyla oturtuyor ve
kurumsallaştırıyor. Halâ her Cumhurbaşkanı seçimlerinde
sistem tartışması yapılan ülkemizle bir başka benzerlik
de bu olsa gerek. Komşu ülkeleri ve Asya’daki coğrafi
konumu, 160 milyon civarındaki nüfusuyla ve çeşitli
etnik, dil ve mezhep farklılığına sahip Pakistan’ın
siyasi kader çizgisindeki yolculuğunun dikkatlice
gözlenmesi Türkiye açısından mühimdir.
Son birkaç aylık gelişmelerin ana başlıklarına kısaca göz
atalım. Pakistan Yüksek Mahkemesi
sürgündeki eski Başbakan Nevaz Şerif'in ülkeye
dönmesinin yolunu açan bir kararı onayladı. Bu karar
üzerine ülkeye dönen Nevaz Şerif sınırdışı edildi. Bu
arada yine sürgündeki eski Başbakanlardan Benazir Butto,
Pakistan’a dönüş için Devlet Başkanı Pervez Müşerref ile
pazarlıklar yürüttüğünü açıkladı. Bir süre sonra Benazir
Butto Pakistan’a döndü fakat döndüğü gün onu bir
karşılama partisinden çok daha ötesi bekliyordu. Bazı
uluslararası televizyon kanalları o gün canlı yayında
verdikleri Butto’nun karşılama konvoyuna yapılan ve
Butto’nun otobüsünün hemen yanında patlayan iki güçlü
bombanın (Pakistan polisince bunlardan birinin canlı
bomba olduğu söylendi) ölümüne yol açtığı yüzün üzerinde
insanın ve yaralananların oluşturduğu dehşet içeren
tabloyu canlı yayında olmak hasebiyle kesintisiz bir
şekilde yayınladılar. Bu kanlı suikast girişimi dünya
kamuoyunun hafızasına kazındı. Pakistan istihbaratı
Butto’yu daha önce “uyardıklarını” söyleyerek ölen ve
yaralananlardan burnu dahi kanamadan kurtulan Butto’yu
sorumlu tuttular. Ancak Butto’nun bazı iddiaları ve olay
sırasında karartılan sokak lambaları gibi ayrıntılar
haberci istihbaratın önleyici görevini yapmakta iyi
niyetli bir yorumla “ihmalkar” davrandığını da
düşündürdü. Pakistan istihbaratının Müşerref’in emrinde
olduğunu söyleyerek malumu ilan edelim.
Tüm bu
çalkantı bir dalga gibi yayılarak kısa sürede bir
muhalif ayaklanmaya dönüştü. Müşerref buna sert kolluk
yöntemleriyle karşı koyamayacağını fark ederek aslında
son çaresiz hamlesini yaparak olağanüstü hal ilan etti
ve anayasayı askıya aldı. Bu noktada ilk sert tepki
olayın birinci derece muhatabı olan uygulayıcılardan
yani hukukçulardan geldi. Çoğunlukla Yüksek Mahkeme
Başkanları ve üyeleri görevlerine devam etmeyeceklerini
ilan edince Müşerref bu sefer hakimlerin evlerinden
çıkmamasını sağlayacak kolluk yöntemlerine başvurdu.
Düzenin en sağlam teminatlarından biri olması gereken
bir yüksek mahkeme hakiminin halka ayaklanma çağrısı
yapması olayın ironik yanlarından biriydi. Bir başka
akıllarda kalan görüntüyse hukuk savaşçısı avukatların
hukuk için bu sefer kelimenin tam anlamıyla savaşmaları
idi. Binlerce avukat anayasanın askıya alınması
hukuksuzluğuna polisle çatışarak vücutlarını şık takım
elbiseleriyle beraber coplara siper ederek direndi.
Fakat elbette suçlanması gereken iktidar saplantısı
uğruna ortaçağ kralı zihniyetiyle hareket eden Müşerref
ve demokrasiye “güvenemeyen” yandaşlarıydı. Bu
manevralar Müşerref’in önlemeye çalıştığı özgür seçim
ortamında yapılacak bir seçimden çok daha düşük oy
almasını sağlamaktan başka bir sonuca yol açmayacağı
gibi Benazir Butto’nun da Myanmar’daki devrik efsanevi
kadın lider
Aung San Suu Kyi gibi bir mertebede bir kahraman olmasını
sağlayacaktır. Yazının yazıldığı saatlerde haber
ajanslarından geçen bir haber Butto’nun Müşerref’e
Genelkurmay Başkanlığı görevinden birkaç gün içinde
çekilmesini, aksi takdirde uzun yürüyüşlere geçileceğini
ilan ediyordu. Sıkıyönetim durumunda bu tür sonu kanlı
bir çatışmaya dönüşmesi muhtemel bir siyasi hamle
yapılırken insan hayatının da göz önüne alınması yerine
aceleci davranışlar “efsanevi lider” sıfatının kanla
lekelenmesi sonucunu getirir. Bu açıdan da Butto’nun
daha sabırlı davranması gerekmekte. Şiddet ve baskı kısa
vadede toplumsal iradenin sesini kıssa da uzun vadede
demokrasinin vücut bulmasını engelleyemez.
Ter Petrosyan Geri mi Dönüyor?
Ermenistan’da 2008 yılının Mart ayında yapılması
beklenen Devlet Başkanlığı seçimlerinde bu güne kadar
Başbakan Serj Sarkisyan’ın seçilmesine neredeyse kesin
gözüyle bakılırken son günlerde Ermenistan’ın ilk Devlet
Başkanı Levon Ter-Petrosyan’ın on yıllık sessizliğini
bozarak yeniden Devlet Başkanlığı’na aday olacağı
tartışmaları gündeme geldi. Ermenistan’ın bölünmüş ve
zayıf muhalefetini toparlayacak bir aday olarak
gösterilen Ter-Petrosyan, her ne kadar seçimlerde
adaylığını koyacağını kesin bir dille açıklamadıysa da,
son günlerde basına verdiği bazı demeçler onun seçimlere
hazırlandığı şeklinde yorumlandı. Ter-Petrosyan’ın
yeniden siyasete dönme mesajları vermesi Ermenistan
siyasetinde hareketli günlerin yaşanacağı sinyallerini
veriyor. Aslen bir edebiyat tarihçisi olan Levon
Ter-Petrosyan 1945 yılında Suriye’de doğdu ve bir
yaşındayken ailesiyle birlikte Ermenistan’a göç etti.
Erivan Devlet Üniversitesi Şarkiyat Çalışmaları
bölümünden mezun olduktan sonra bir süre akademik
hayatını sürdürerek 1987 yılında doktora derecesini aldı.
Bu arada edebiyat ve tarih alanında Ermenice, Rusça ve
Fransızca yetmişten fazla akademik yayına imza attı.
Ter-Petrosyan’ın siyasete girmesi ise ancak 1980’lerin
sonunda günümüz Ermenistanı’nın önde gelen
siyasetçilerinin dâhil olduğu Karabağ Komitesi’ne
katılması ile gerçekleşti. 1989 yılında Pan-Ermeni
Ulusal hareketine katılan Ter-Petrosyan bir yıl sonra
Ermenistan Yüksek Sovyeti Başkanı olarak atandı; diğer
bir değişle Sovyetler Birliği’ne o dönemde halen bağlı
olan Ermenistan’ın en üst siyasi yetkilisi oldu. 16 Ekim
1991 tarihinde bağımsız Ermenistan Cumhuriyeti’nin ilk
Devlet Başkanı olarak seçildi ve 1998 yılında Karabağ
konusunda taviz veren bir politika izlediği gerekçesiyle
siyasi rakipleri tarafından istifaya zorlanana ve
dönemin Başbakan’ı Robert Koçaryan’ın Devlet Başkanı
olarak seçilmesine kadar bu görevde kaldı. Bugüne
dönersek, Ermenistan’da başkanlık seçimlerine yaklaşık
altı aylık bir zaman var ve geçtiğimiz yıl Andranik
Margaryan’ın ölümü üzerine Başbakanlık koltuğuna oturan
Serj Sarkisyan’ın görev süresi dolacak olan Robert
Koçaryan’ın yerine Devlet Başkanı olması ihtimali yüksek
görünüyor. Geçtiğimiz Mayıs ayında yapılan parlamento
seçimlerinde oy oranını arttırarak ve Müreffeh
Ermenistan Partisi ve Taşnaklar ile koalisyon yaparak
iktidarını pekiştiren Sarkisyan’ın karşısında son derece
bölünmüş ve zayıf bir muhalefet var. Nitekim seçimlerin
sonucunda Meclis’e sadece iki muhalefet partisi - Hukuk
Ülkesi (Orinats Yerkir) ve Miras Partileri – girebildi;
oy oranları ise sırasıyla %7 ve %6 oldu. Sarkisyan’ın
Devlet Başkanı olarak seçilmesine şiddetle karşı çıkan
muhalefet son günlerde birleşerek ortak bir aday çıkarma
yoluna gitmeyi tercih etti. Geçtiğimiz Ağustos ayında
muhalif partiler bir araya gelerek ortak bir strateji
belirlemeye çalıştılar. Muhalefet partilerinden biri
olan Ulusal Kendi Kaderini Tayin Birliği Genel Başkanı
Paruyr Hayrikyan seçimlere beraber girecek bir takım
oluşturmaya çalıştıklarını, karşılarında ise “kökü
KGB’ye kadar inen ve Rus emperyalizminin temsilcileri”
olan bir takım bulunduğunu ifade etti. Bu ortak hareket
etme ve ortak bir strateji belirleme tartışmalarının
odak noktasını ise Sarkisyan’a karşı güçlü bir aday
üzerinde birleşmek oluşturdu; Levon Ter-Petrosyan’ın adı
da tam bu noktada gündeme geldi. Aslında
Ter-Petrosyan’ın yeniden siyasete dönmesi konusu yeni
bir tartışma değildi. 2003 yılındaki başkanlık
seçimlerinde de bu konu gündeme gelmiş ve tartışılmış,
ancak seçimlerden sonra gündemden düşmüştü. Şimdi ise
Ter-Petrosyan’ın dönüşü 2003’te olduğundan daha geniş
çapta tartışılmakta. Ermeni Ulusal Hareketi
liderlerinden Aram Manukyan’a göre 2003’te
Ter-Petrosyan’ın dönüşü bir tartışma konusuydu ancak
şimdi bir “gereklilik” halini aldı. Hınçak Partisi
sözcüsü Lyudmila Sargsyan ise Ter-Petrosyan’dan daha
yetenekli ve deneyimli bir devlet başkanı olamayacağını
ifade etti. Muhalefet partileri Ter-Petrosyan’ın Karabağ
sorunu konusunda çözüm yanlısı bir politika izlediğini
hatırlatarak günümüzde bu sorunun çözümünün
Ermenistan’ın uluslararası alanda elini güçlendireceğini
ve Ter-Petrosyan’ın Devlet Başkanı olmasının bu süreci
kolaylaştıracağını ileri sürüyor. Ancak Ter-Petrosyan
halen daha üzerinde uzlaşma sağlanan bir aday değil.
Geçtiğimiz on yıl boyunca sessizliğini korumasını ve
siyasetten uzak durmasını eleştirenler de mevcut.
Demokratik Yol Partisi lideri Manuk Gasparyan
Ter-Petrosyan’ın dönüşünün gerçekçi olmadığını
düşünenlerden biri. Gasparyan’a göre Ter-Petrosyan on
yıllık bir sessizliğin ardından yeniden aktif siyasete
dönmesini kolay bir iş olmadığını bilecek kadar
deneyimli bir siyasetçi. İktidardaki Cumhuriyetçi
Parti’nin sözcülerinden Galust Sahakyan ise
Ter-Petrosyan’ın seçimlere girmesi durumunda dahi
sonucun değişmeyeceğini, Sarkisyan’ın Devlet Başkanı
olarak seçileceğini savunuyor. Bu arada geçtiğimiz
günlerde Ter-Petrosyan kendisinin adaylığını
savunanların elini güçlendiren ve kendisini
eleştirenleri hayal kırıklığına uğratan bir açıklama
yaparak on yıl süren sessizliğini bozdu ve Koçaryan
idaresini “kriminal ve yozlaşmış” olmakla suçladı. Bunun
yanı sıra bu idarenin Ermenistan’ı bir üçüncü dünya
ülkesi haline getirdiğini ve Azerbaycan ile Ermenistan
arasındaki sorunların çözümüne yanaşmayarak ülkenin
geleceğini riske attığını savundu. Koçaryan ise bu
eleştirileri yanıtlayarak Ter-Petrosyan’ın yeniden
başkan seçilebilmek için bir karalama kampanyası
başlattığını ileri sürdü. Koçaryan Ermenistan’ın 2002
yılından bu yana her yıl yaklaşık % 13 oranında
büyüyerek dünyanın en hızlı büyüyen ülkeleri arasında
yer aldığını ifade etti ve Ter-Petrosyan’ın
suçlamalarının temelsiz olduğunu savundu. Koçaryan kendi
döneminde yapılan icraatları dile getirerek sözlerini
şöyle sürdürdü: “Eğer ilk başkan siyasi mücadeleye
girecekse, bundan doğacak sonuçlar çerçevesinde sıradan
bir muhalefet figürü olarak kalacaktır ve biz Ermenilere
pek çok şey hatırlatacağız. Örneğin 1996 yılında
Erivan’da kaç sokağın aydınlatıldığı gibi. O dönemde
sadece üç sokak aydınlatılıyordu”. Sonuç olarak
Ter-Petrosyan, eğer seçimlerde adaylığını koyarsa, daha
çok Koçaryan idaresinin siyasi ve ekonomik
yolsuzluklarını ve Karabağ sorununun çözümüne yönelik
bir strateji geliştirilmesine yönelik bir söylem
geliştirecek, buna mukabil Koçaryan da yaklaşık on
yıllık Devlet Başkanlığı sırasında Ermenistan’ı
kalkındırmak için yaptığı icraatları vurgulayarak
Ter-Petrosyan döneminin acı ekonomik hatıralarını
gündeme taşıyacaktır. Kısacası önümüzdeki dönemde
Ermenistan siyasetini bu ülkenin birinci ve ikinci
Devlet Başkanları arasındaki bir çekişme beklemektedir.
MUTAFYAN'A ERMENİ ENGELİ
Geçtiğimiz hafta Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob II
Mutafyan'ın ABD'deki Georgetown Üniversitesi'nde ''Türkler
ve Ermeniler Arasındaki Çıkmaz Aşılmalı'' adlı bir
konuşma yapacağı duyuruldu. Mutafyan’ın konuşması
öncesinde Amerika Ermeni Ulusal Komitesi (ANCA) adlı
kuruluş Mutafyan'ın Washington ziyaretinin, Türkiye'nin,
ABD Kongresi'nde bekleyen Ermeni soykırım tasarısının
geçmesine karşı önlem alma çabaları çerçevesinde
gerçekleştiğini öne sürdü. Ardından Georgetown
Üniversitesi Woodstock Dini Merkezi'nden bir yetkili, "yer
ve diğer sorunlar yüzünden" Mutafyan'ın konuşmasının
süresiz ertelendiği açıklamasını yaptı. Kuruluşun
internet sitesinde de konuşmanın, lojistik sıkıntı
yüzünden ertelendiği yazıldı. Ayrıca, Patriğin
Türkiye’nin baskısı altında rehine gibi yaşadığı, ölüm
tehditleri aldığı ve korku içinde olduğu iddia edildi.
Mesrob Mutafyan da, üniversite yetkililerinin konuşmayı
“güvenlik nedeniyle” iptal ettiklerini doğruladı. ABD’de
yaşayan Ermeniler’in üniversite yönetimine, konuşmasının
iptal edilmesi yönünde baskı yaptığı iddialarına
karşılık Mutafyan, “Bilmiyorum, bana o konuda bir şey
aktarılmadı. Bana sadece güvenlik dediler” dedi.
Bilindiği gibi, Ermeni Patriği Mesrob Mutafyan, soykırım
tasarılarının parlamentolardan geçirilmesine karşı
çıkmasıyla tanınıyor. Mutafyan, vaktiyle bundan dolayı
ABD’deki Ermeni kuruluşlarının tepkisini çekmişti.
Mutafyan tasarının geçmesiyle ilgili sorulan sorulara,
“Türk-Ermeni ilişkilerini kötü yönde etkileyeceğini
düşündüğüm için ben tasarıya karşıyım” cevabını veriyor.
Ayrıca Patriğin en son yayımlanan bir röportajında da
diaspora Ermenilerinin önyargılarını kırabilmek için
Türkiye’ye getirilmesinin gerektiğini savunduğunu okuduk.
Röportajda ayrıca, Diaspora Ermenilerinin kendisine
karşı tutumu hakkındaki soruya da Sasunyan’ı örnek
göstererek genel tavrın bu yönde olduğunu vurguladı.
Sasunyan, California eyaletinde yayımlanan The
California Courier gazetesindeki yazısında, “Ermeni
Patriği, bir kez daha Amerika’da Türk propagandası
turunda” başlığını kullanarak, Mutafyan’ın daha önce
Dallas’ta Southern Methodist Üniversitesi’nde
“Türk-Ermeni Meselesi: Bir sonraki adım ne olmalı?”
konulu bir konuşma yaptığını ve tamamen Türk tezlerine
destek verdiğini, Ermeni Patriği’nin, “ifade
özgürlüğünün kısıtlı olduğu Türkiye’de yaşadığı için”,
düşüncelerini özgürce ifade edemediği iddiasını ortaya
attı. Sasunyan, Ermeniler’in, Mutafyan’ın uzlaşma
yanlısı konuşmalarından rahatsızlık duyduğunu, bu
rahatsızlığın ise, “Türkler ile Ermeniler arasında
uzlaşma yoluna giderek, Türkiye’nin soykırımı tanımasına
yönelik baskının azalacağına” dayandığını savundu. Peki
Sasunyan gibi ANCA’nın da savunduğu görüşe göre
Türkiye’de ifade özgürlüğünün kısıtlı olmasından dolayı
Ermeni tezlerini savunmayan Mutafyan’ın Amerika’daki
konuşmasının apar topar durdurulması ifade özgürlüğünün
ihlali değil midir? Bu ihlal yeterince eleştirilmediği
gibi aynı zamanda koşullara göre alınan bir tavrın da
göstergesidir. ABD’deki ifade özgürlüğü ihlaline bir
başka örnek de yine 2006 yılının Mart ayında yaşandı.
ASAM Ermeni Araştırmaları Enstitüsü Başkanı Ömer Lütem
ve o tarihte ASAM Başkanı olan Gündüz Aktan bir dizi
konferans vermek üzere ABD’ye gitmişler ve bu
konferansları engellenmeye çalışılmıştı ve hatta Güney
Kaliforniya Üniversitesi Ermenilerden aldığı bir tehdit
mektubu üzerine orada yapılacak konferansı iptal etmişti.
Anlaşılacağı gibi son yaşanan olayla birlikte Ermeni
kuruluşlarının gerek ABD, gerek başka ülkelerde Ermeni
tezlerine en ufak zarar vereceğini düşündükleri tüm
faaliyetler karşısında aldıkları önlemler ve medyayı
kullanmadaki uzmanlıkları dikkat çekicidir. Ermeni
lobisinin bu çabaları ve faaliyetleri Türkiye’de bu
konuda çalışan uzmanlar tarafından bilimsel çalışmalar
ve tarihsel gerçeklerle durdurulmalıdır.
|