Order status

Abone Olmak İstiyorum

Order status

Reklam Banner Tarifesi

        info@forumgazetem.com

home | about us | advertise with us|  | subscribe | newsstands | contact us| FAQs

 
     MeZUN calling card
 

 

FORUM NEWSPAPER, LLC
1199 MAIN AVENUE 
SUITE 4
CLIFTON, NJ 07011

Tel:   973-727-6674
         973-454-0996
Fax:  973-225-0151

info@forumgazetem.com

 


24 Nisan ve Sözde Soykırım İddiaları

24 Nisan tarihini soykırımı anma günü olarak kabul eden ve her yıl bu tarihte dünyanın her yerinde sözde “soykırım kurbanı” Ermenileri anma törenleri gerçekleştiren Ermeniler bu yıl da faaliyetlerini gösteriler ve toplantılarla sürdürdüler.

24 Nisan’ın içinde bulunduğu hafta içerisinde, Ermeniler tarafından ABD, Fransa, Almanya, Hollanda, İngiltere, Rusya, Bulgaristan, Polonya, Gürcistan, Güney Kıbrıs Rum Kesimi, Yunanistan, Lübnan ve daha pek çok ülkede çeşitli konferanslar, sergiler, film gösterimleri ve protesto yürüyüşleri düzenlendi. Ermenistan’daki gösteriler ise her yıl olduğu gibi bu yıl da 1965 yılında inşa edilen Soykırım Anıtı`nın önünde gerçekleşti. Binlerce kişinin sözde Ermeni soykırımının 93`inci yıldönümü nedeniyle katıldığı anma töreninde iki ülke ilişkilerine zarar verecek bir fanatizm yaşandı. Törende Türk bayrağının yere serilerek, binlerce insan tarafından çiğnenmesi ardından da Türk bayrağı ve Azeri bayraklarının yan yana koyularak ateşe verilmesi törendeki intikam ve düşmanlık hislerinin kanıtı oldu.

Ermeni tarafının 24 Nisan etkinlikleri devam ederken yine aynı hafta içinde Ermeni siyasetçilerden de yeni açıklamalar geldi. Yeni Ermenistan Dışişleri Bakanı Eduard Nalbantyan, "Türkiye ile ilişkilerin normalleştirilmesi için ön koşulsuz görüşmeye hazırız" mesajı verdi. Dışişleri Bakanı Ali Babacan da Nalbantyan’ın açıklamasına iki ülke ilişkilerinin normalleştirilmesi yönünde hükümetler arası diyalog yolunun açık tutulması arzusunda oldukları yanıtını verdi. Güney Kafkasya’daki istikrarsızlığın baş aktörü olan Ermenistan, özellikle Koçaryan ve onun döneminin izlediği politikalar nedeniyle bölgesel projelerden soyutlanmış ve bölgenin yalnız ülkesi durumuna düşmüştü.

Ermenistan’ın yeni Devlet Başkanı Serge Sar-kisyan ve yeni hükümetin, yıllardır devam eden dış politika hatalarını devam ettirmemeleri beklense de 24 Nisan tarihindeki soykırımı anma törenlerinde Devlet Başkanı Sarkisyan’ın açıklamaları politikalarında değişikliğin beklenmemesi gerektiği izlenimini doğurdu. Öyle ki; Sarkisyan, törendeki konuşmasında Ermenistan’ın 1915 olaylarını soykırım olarak kabul ettirme ve dünya kamuoyuna duyurma yolundaki gayretlerini iki katına çıkarması gerektiğini vurguladı. Koçaryan’ın Devlet Başkanlığı sırasında savunma bakanlığı ve başbakanlık görevini sürdürmüş olan Serge Sarkisyan, Devlet Başkanı olarak nasıl bir siyasi yol izleyecek merak konusu. Fakat, hem yeni Devlet Başkanı’nın, hem de Başbakan’ın Ermenistan’ın önceki politikalarında önemli rol oynamış isimler olduğu düşünülürse yeni hükümetin Türkiye politikasında, ilke olarak, bir değişiklik olmayacağı görülüyor.

Ermenistan’ın yıllardır soykırım iddialarının uluslararası alanda tanınmasını dış politikasının birinci maddesi yapmış olması konuyu siyasi bir mesele haline getirdi. 1915 olaylarının tarihsel bir bakış açısıyla bilimsel olarak incelenmesi Ermeni siyasetçilerin ve diaspora Ermenilerinin saplantılı, uzlaşmaz tavrı nedeniyle mümkün hale gelmedi. Hatta Türkiye’nin ortak tarih komisyonu kurarak 1915 olaylarını iki ülke tarihçileriyle incelenmesi ve arşiv çalışmalarıyla konunun aydınlatılması önerileri karşılıksız kaldı.
 
Ermenistan’ın yıllardır işgal altında tuttuğu Azerbaycan toprakları, bölgedeki istikrarsızlığa neden olan bir diğer konu. Karabağ kökenli olan Devlet Başkanı Sarkisyan’ın özellikle son dönemdeki açıklamaları dikkat çekici oldu. Sarkisyan, Azerbaycan’ın Karabağ’ı ebediyen kaybettiğini iddia etti ve bu açıklamayla Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı aracılığıyla yürütülen çözüm arama gayretlerine gölge düşürdü. Türkiye Karabağ sorununun Minsk süreci kapsamında uluslararası hukuk ilkeleri çerçevesinde çözülmesini istiyor. Fakat Karabağ sınırındaki çatışmalar ve ateşkes ihlalleri nedeniyle “barış süreci” pamuk ipliğine bağlı ve iki ülkenin de diplomatik çözüm arayışlarının neticesiz kaldığı bir zeminde duruyor.

Ekonomik sorunlar, siyasi çalkantılar, demokrasi ve insan hakları meseleleriyle mücadele eden Ermenistan’da Devlet Başkanı ve yeni hükümetin görevine başlamasından bu yana henüz birkaç ay geçti. Seçimler öncesinde ve şu anda da Ermeni devlet adamlarının üzerinde durdukları en önemli konular Ermenistan’ın refahı ve gelişmesi. Ermenistan’ın bölgedeki yalnızlığına son vermesi ise sadece komşu ülkelerle sorunlarına çözüm bulmasıyla mümkün olabilir.
Ermeni devlet adamları Türkiye ile olan ilişkilerinde soykırım iddia-larını siyasi bir araç olarak kullanmaktan vazgeçerek tarihin bilimsel çerçevede ele alınması gerektiğinin bilincinde olmalı ve 1915 olaylarını da bu doğrultuda değerlendirmeli.

 

Ermenistan'da Sarkisyan(lar) dönemi

Ermenistan’da Devlet Başkanlığı seçiminden yüzde 53 oy alarak galip çıkan Serge Sarkisyan 9 Nisan tarihinde gerçekleşen yemin töreniyle resmen görevine başladı. Seçimin yapıldığı 19 Şubat 2008 tarihinden bu yana Ermenistan’da siyasi gerginlik hat safhadaydı.

Olağanüstü hal uygulamasının kaldırılmasının ardından Sarkisyan, hükümet yanlısı olan Müreffeh Ermenistan Partisi lideri Gagik Tsarukyan ve seçim öncesinde Sarkisyan hakkında muhalif açıklamalarda bulunan Hukuk Ülkesi Partisi’nden Artur Bagdasaryan ve Taşnaksutyun Partisi temsilcilerinden Armen Rustamyan’la bir araya gelerek bir koalisyon anlaşması imzaladı. Siyasi bir anlaşma olarak kabul edilen bu belgeyle amaç her ne kadar ülkedeki siyasi istikrarı sağlamaksa da bunu gerçekleştirmek için en önemli ihtiyaç toplumsal desteğin sağlanabilmesi. Medyanın da desteğini almayı amaçlayan Sarkisyan’ın, Başkanlık seçimi sonrası ilan edilen olağanüstü hal süresince ciddi yasaklamalar ve kısıtlamalara maruz kalan basın ve yayın kuruluşlarını yanına alması ülkedeki güven ortamının yeniden tesisine bağlı görünüyor. Başkanlık seçiminde büyük oy oranına sahip partilerin imzaladığı koalisyon belgesinin ardından, oluşturulacak koalisyon hükümetinin de halkın oy dağılımının çoğunluğunu oluşturduğu partiler arasında olacağı düşünülürse halkın güvenini sağlaması mümkün denilebilir.

Yeni bir dönemin başladığı, sosyoekonomik ve siyasi reformların beklendiği Ermenistan’da, Sarkisyan nihayet, 9 Nisan tarihinde, Erivan’da İncil ve Ermenistan anayasasının üzerine yemin ederek, görevi süresince Ermenistan’ı şu an içinde bulunduğu tecritten kurtarma sözü verdi. Töreni tatsız kılan ve yine protestolara neden olan bir başka gelişme de yemin töreninin 1 Mart tarihindeki olaylarda hayatını kaybedenlerin 40. gününe denk gelmesiydi. Bu gerekçeyle Erivan sokakları yine gösterilere sahne oldu ve bir grup muhalefet taraftarı, seçim sonrasındaki çatışmalarda ölenlerin anısına tören düzenledi.

Yemin töreninde Karabağ sorununa da değinen Sarkisyan, sorunun barışçı yollarla çözülmesi taraftarı olduğunu vurguladı. Geçtiğimiz yıl Andranik Margaryan’ın ölümü üzerine Başbakanlık koltuğuna oturan Serge Sarkisyan’ın Devlet Başkanlığı seçiminde Koçaryan’ın desteklediği aday olduğunu ve seçim süresince Ermenistan’ın mevcut politikalarında bir değişikliğe gitmeyeceğinin sinyallerini verdiğini göz önünde bulundurursak, Ermenistan’ın Karabağ Sorunu’yla ilgili olarak yapıcı ve iki taraf için de olumlu kabul edilebilecek bir çözümle ortaya çıkması beklenmiyor.
İki dönemdir Devlet Başkanlığı görevinde olan ve yasa gereği tekrar aday olamayan Koçaryan, Başbakanlık için en önemli aday olarak görülüyordu, fakat Sarkisyan, Başbakanlığa, Merkez Bankası Başkanı Tigran Sarkisyan'ı atadı ve hükümeti kurma görevi verdi. Kurulacak hükümette parlamentoda bulunan dört siyasi partinin de yer alacağının açıklanması Tigran Sarkisyan’ın başbakanlığının onaylanmasının neredeyse garantilenmesi demek oluyor. Serge Sarkisyan’ın siyasi kriz ve muhaliflerin gösterileriyle Devlet Başkanı olması, görevinin öncelikli olarak ülkeyi siyasi krizden çıkarmak olmasını zorunlu kılıyor. Bunun için de Sarkisyan akıllıca bir yol izleyerek kurulacak yeni hükümette parlamentoda bulunan tüm partilerin yer almasını sağlamayı amaçlıyor.

Başbakanlığa atanan Tigran Sarkisyan ve yeni Devlet Başkanı Serge Sarkisyan’la birlikte Ermenistan’da “Sarkisyanlar Dönemi” başlamış oldu. Ülkenin modernleşme süreci, yaşam standartlarının yükseltilmesi ve Ermenistan’ın bölgedeki yalnızlığı ve projelerden uzak kalmasına neden olan Karabağ Sorununun çözümü bu dönemde de Ermenistan’daki başlıca maddeler olmaya devam edecek gibi görünüyor. Devlet Başkanı Sarkisyan ve Başbakanlığı onaylanacak olan Tigran Sarkisyan’ın çözüm bekleyen bu maddeleri değerlendirirken komşusu Türkiye ve Azerbaycan’la sorunlarını halletme yolunda Koçaryan döneminden farklı bir yol izlemesi, Soykırım suçlamaları ve işgal ettiği Azerbaycan toprakları konularında ülkelerinin menfaatlerini de göz önünde bulunduracak kararlar almaları Ermenistan’la birlikte bölge istikrarına da katkı sağlayacak.

 

Nevruz (Yenigün) ve Önemi Türkiye gündemi

21 Mart tarihiyle birlikte Nevruz kutlamaları ve ülke çapında yapılan gösterilerin yankılarıyla sarsıldı. İstanbul, Van, Hakkâri, Siirt ve Mersin’de izinsiz gerçekleştirilen gösteriler DTP’nin parti mitingi havasında geçti. Ayrıca göstericilerin bölücü örgüt PKK ve terörist başının lehine attıkları sloganlarla Nevruz kutlamaları adı altında provokasyon amaçlı eylemlere sahne oldu.
Türk bayrağının yakıldığı, DTP’li milletvekillerinin PKK lehine söylemlerde bulunduğu, polis ve güvenlik kuvvetlerinin taşlandığı “kutlamalar”, yaralılar, gözaltına alınanlar ve çok sayıda zarar görmüş dükkan ve araçla son buldu.

Peki nedir Nevruz? Farsça Nev (Yeni) ve Ruz (Gün) kelimelerinin birleşmesiyle yenigün anlamını taşıyan Nevruz, bilhassa Orta Asya'da yaşayan Türkler, Anadolu Türkleri ve İranlıların kutladıkları bir gündür. Nevruz tabiatın kıştan kurtulmasının bolluk ve berekete kavuşmasının simgesi olarak görülür ve tüm Türk Halkları tarafından kurtuluş günü olarak Ergenekon ve Bozkurt efsaneleri ile paralel değerlendirilir.

Efsanede Göktürklerin yabancı kavimlere hileyle yenilmelerinin ardından sağ kalanların dağları aşıp bereketli toprakların bulunduğu Ergenekon denen yere yerleşmesini ve daha sonra buradan demirden bir dağı erittikten sonra ayrılmaları anlatılır. Böylelikle Ergenekon’dan ayrılış tarihi, yeni yılın da başlangıç tarihi olarak kabul edilerek, daha sonraki Göktürk Hakanları tarafından da her yıl bu tarihte ateşte kızdırılan demirin örs ve çekiçle simgesel olarak dövülmesiyle yaşatılmaya çalışılmıştır.

İşte Nevruz olarak anılan bu tarih Türkler için bir kurtuluş günü olarak kabul edilir. Nevruz’un, Selçuklulardan sonra Osmanlı’da da pek çok hükümdarın, Mustafa Kemal Atatürk'ün ve birçok şair ve edebiyatçının kutladığı bir gün olduğu bilinmektedir.

Nevruz, Türk dünyasının dört bir yanında kutlanan bir bahar bayramı olarak günümüze kadar ulaşmıştır. Müslüman olsun ya da olmasın bütün Türk toplulukları arasında Nevruz asırlardan beri süre gelmiş bir bayram ve Türk dünyasının ortak kültür mirası olarak kabul görmüştür.

Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Azerbaycan ile Rusya Federasyonu bünyesindeki Tataristan gibi Türk Cumhuriyetleri de 1990 yılında bağımsızlıklarını ilan ettikten sonra 21 Mart tarihini Ergenekon/Nevruz Bayramı olarak Milli Gün ilan etmişlerdir. Türkiye’de de yine 1991 yılında Türk Dünyası ile birlikte Nevruz (Yeni Gün) bu eski Türk geleneğini yaşatmak ve günün anlamı olan Yeni yılın başlangıcı, coşku, yeni hayat gibi kavramların birleştirici simgeleriyle kutlanması millet bağını güçlendirecek bir unsur olarak kabul edilmiştir.

Nevruz (Yenigün) anlaşıldığı gibi İslâmiyet öncesine dayanan, özelliğini bir efsaneden almış köklü ve birleştirici bir gelenektir. Herhangi bir din, mezhep ya da bir etnik kimliğe dayandırılması son derece yanlış ve maksatlıdır.
Şimdiye kadar bu tarih ve bu tarihle birlikte adı geçen “Nevruz” kasıtlı olarak bazı çevrelerce ayrılık unsuru olarak kullanılmış ve istismar edilmiştir.

Kökeni binlerce yıllık Türk tarihine ulaşan bu günün coşkuyla kutlanması çok önemlidir.
Yenigün’ü her yıl korku ve endişeyle beklenen, maksatlı çıkar çevrelerince istismar edilen bir gün olmaktan kurtarıp bu günün Türk insanını birbirine kenetleyen Anadolu ve Orta Asya’daki kutlama geleneklerinin yaşatıldığı bir bayram olduğunu hatırlamak ve hatırlatmak Nevruz’u daha da anlamlı kılacaktır.

 

Ermenistan’da Olağanüstü Hal

Ermenistan, 19 Şubat tarihinde gerçekleşen Devlet Başkanlığı seçiminden bu yana gergin günler geçiriyor. 9 adayın katıldığı seçimlerde Başbakan Sarkisyan’ın kazanma olasılığı yüksek görünürken bağımsız Ermenistan’ın ilk Devlet Başkanı Levon Ter-Petrosyan da Sarkisyan’ın ardından en önemli aday olarak seçime katıldı. Seçimin üzerinden günler geçmesine rağmen resmi olmayan sonuçlara göre ilk turda Sarkisyan’ın kazandığı seçimin, resmi sonuçları halen açıklanmadı.

 

Devlet Başkanı Robert Koçaryan’ın desteklediği aday olan Başbakan Serj Sarkisyan’ın ilk turda zaferini ilan ettiği seçimin ertesi günü, on yıllık aradan sonra siyasete dönen Levon Ter-Petrosyan, iktidarın sistematik hile yoluna başvurduğu şikayetinde bulunmuştu. Sarkisyan lehine ciddi usulsüzlükler yapıldığını ifade eden Petrosyan, basına haklarını arayacaklarını belirtmişti. Petrosyan yanlıları ve sandık görevlilerinin polis tarafından dövüldüğü, birçok bölgede sandıklara Sarkisyan lehine fazladan oy pusulalarının atıldığı iddia ediliyordu. Nitekim seçim kampanyaları süresince de Başbakan Sarkisyan’ın devlet imkanlarını kullanarak seçim propagandası yaptığı yönünde şikayetler olmuştu. Seçimin hemen ertesinde ise oylamaya hile karıştığını ileri süren Ter-Petrosyan taraftarları başkent Erivan'ın merkezinde protesto gösterileri düzenlemeye başladılar. Gerginliğin her gün arttığı ve Sarkisyan muhaliflerinin protestolarının şiddetlendiği Ermenistan’da, Ter-Petrosyan yanlıları seçimin adil ve hile karıştırılmadan tekrarlanmasını isteyen gösteriler düzenlediler.

 İki dönemdir Devlet başkanlığı koltuğunda oturan Robert Koçaryan’ın tam desteğini alan Sarkisyan, Karabağ kökenli bir politikacı olarak seçim süresince Ermenistan’ın mevcut politikalarında bir değişikliğe gitmeyeceğinin sinyallerini vermişti. 1991-1998 yıllarında başkanlık yapmış olan Levon Ter-Petrosyan’ın ise Ermenistan’ın başta Güney Kafkasya’daki yalnızlığı ve ekonomik sorunlarına ilişkin çözüm arayışına dayalı siyasi demeçleri dikkat çekmişti. Özellikle Ermenistan’ın Türkiye ve Azerbaycan ile arasında var olan sorunları ve Batı ile ilişkilerin derinleştirilmesi gerektiğine dair açıklamalar yapmıştı. Koçaryan gibi Karabağ kökenli olan Sarkisyan’ın aksine Ter-Petrosyan’ın Devlet Başkanlığına gelmesi durumunda Ermenistan’ın önceliklerinin ülkenin refahı ve bölgedeki projelere dahil edilmesi olacağı tahmin ediliyordu.

Devlet Başkanlığı seçimi sonrasında siyasi gerginlik devam eder-ken, geçtiğimiz hafta muhalefeti destekledikleri gerekçesiyle, bazı muhalefet liderleri, aralarında büyükelçilerin ve Levon Ter Petrosyan'ı destekleyen Yeni Zamanlar partisi lideri Aram Karapetyan’ın da bulunduğu pek çok parti yöneticisi de tutuklandı. Rusya'nın yeni devlet başkanı olacağı kesinleşen Dimitri Medve-dev'in Petrosyan'ı destekleme ihtimaline karşı Ermenistan'da birçok üst düzey yöneticinin de Petrosyan'ın tarafına geçtiği tahmin ediliyor. Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan'ın, muhalefeti desteklemeleri nedeniyle 6 diplomatın işten çıkarılmasına yönelik kararı, Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan tarafından da onaylandı. Demokrasi ve insan hakları konularında yol almaya çalışan Ermenistan’da son tutuklama kararlarının diğer ülkelerce de nasıl karşılanacağı merak edilirken Ermenistan’da muhalif gösterilerin artmasının ardından olağanüstü hal ilan edildi.

Muhalefetin hemen her gün düzenlediği protesto eylemlerinin en şiddetlisi hafta sonunda yaşanarak Levon Ter Petrosyan'ı destekleyen binlerce göstericiyle onları dağıtmak isteyen polis arasında çatışmalar yaşandı. Petrosyan da, gösteriler sırasında zor kullanılarak evine götürüldü. Petrosyan'ın dışarı çıkmasına izin ve-rilmiyor. Olaylar üzerine, halen Devlet Başkanlığını yürüten Robert Koçaryan imzaladığı kararnameyle Erivan'da 20 günlük olağanüstü hal ilan etti. Seçime hile karıştığı iddialarıyla protestolar düzenleyen muhalefet olağanüstü hal ilanından sonra demokrasinin de büyük darbe aldığını savunacaktır.

Avrupa Konseyi, Petrosyan’ın derhal serbest bırakılmasını istedi. AGİT de olayları kınadı. Olağanüstü hal, toplantı ve gösteri türü her tür etkinlik ile grev ve benzeri faaliyetlerin yasaklanmasını, ayrıca basın ve yayın kuruluşlarının iç politika ve devlet siyasetini ilgilendiren konularda izin verilen resmi açıklamaları yayınlaması, siyasi bildiri ve duyuruların izinsiz basılmaması, devlet güvenliğine zarar verme olasılığı bulunan kişilerin bulundukları yerden bir başka yerde ikamet etmelerinin sağlanması gibi konuları içeriyor.
 

Ermenistan’daki Devlet Başkanlığı seçimi öncesinde başlamış olan siyasi gerginliğin seçim sonrasında artarak istikrarsız bir gidişe neden olması ülke için endişe verici olacak gibi görünüyor. Zira muhalefet partisi liderinin alıkonularak ev hapsine alınması ve çok sayıda muhalefet yanlısının tutuklanması Avrupa Konseyi ve AGİT gibi pek çok uluslar arası kuruluş tarafından da tepki görecektir. Devlet Başkanlığı görevini Sarkisyan’a devrettikten sonra Başbakanlığa gelmesi beklenen Koçaryan’ın olayların bir numaralı sorumlusu ilan ediliyor olması Ermenistan’ın önündeki siyasi dönemecin bir düğüme doğru gittiğini gösteriyor. Öyle ki hem Devlet Başkanı seçimindeki memnuniyetsizlik, hem de istikrarsızlığın sorumlusu olarak görülen Koçaryan’ın başbakan olarak yeniden iktidar olma ihtimali ülkedeki olumsuzlukların tırmanmasına sebep olabilir.

 

Avrupa - Amerika - Ermenistan Hattı

Türkiye gündemini üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasına ilişkin anayasa değişikliğinin doldurduğu bu günlerde konunun Türkiye’deki tüm çevrelerde oluşturduğu yankılar dünya basını tarafından da yakından izleniyor. Diğer yandan türban konusuyla bir hayli yoğrulduğumuz bugünlerde Almanya’da vuku bulan acı bir olayla sarsıldık. Ludwigshafen kentinde 9 Türk kaldıkları apartmanda çıkan yangın sonucunda yanarak can verdiler. Bu felaketin ırkçı bir saldırı olma olasılığı ilk akla gelen düşünce oldu fakat Alman basınında durum biraz daha farklıydı. Ludwigshafen faciasını ilk günlerde neredeyse görmezden gelen Alman medyası Türk basınının olayı abarttığını savunarak Türk gazete ve televizyonlarını yangını "ırkçı" saldırı olarak göstermekle suçladı. Bir üzücü açıklama da Almanya İçişleri Bakanı Wolfgang Schaeuble’dan geldi ve o da 9 Türk'ün yaşamına mal olan yangın olayında, Türk basınını, ''sorumsuzca kışkırtıcılık yapmak'' ile suçladı.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da Almanya ziyaretindeki ilk durağı, 9 Türk’ün yanarak can verdiği Ludwigshafen kenti ve facianın yaşandığı bina oldu. Başbakan da ziyareti sırasında vatandaşları sakinleştirici ifadeler kullandı ve Türk basınına barışı bozabilecek haberlerden kaçınmaları çağrısında bulundu. İncelemelerin ve olayla ilgili kesin bilgilerin araştırıldığı bu süreçte temennimiz bu olayın orada yaşayan Türklere yönelik bir saldırı olmaması yönünde. Hayatını kaybeden Türklerin üzüntüsünü yaşarken böyle bir ihtimal karşısında endişe duymamak mümkün değil.

Türkiye’yi ilgilendiren bir gelişme de Belçika’da oldu. Belçika adaleti, yıllardır süren DHKP-C davasında son kararını verdi. Anvers Temyiz Mahkemesi, mahkemeden tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan ve Belçika polisinin gözetimi(!) altındayken kaçmayı başaran Sabancı suikastı sanığı Fehriye Erdal’a silah ve sahte belge kullanmaktan 2 yıl tecilli hapis cezası verdi diğer örgüt üyeleri de para veya tecilli hapis cezalarına çarptırıldı. Anvers Mahkemesi, daha önceki kararların aksine, DHKP-C’yi "terör örgütü" olarak nitelendirmeyi de reddetti. 28 Şubat 2006’da terörist Fehriye Erdal ve terör örgütü DHKP-C üyesi 10 sanığı Belçika’da işledikleri suçlardan yargılayan Bruges Ceza Mahkemesi, DHKP-C’yi "terör örgütü" olarak nitelendirmişti. Gent Temyiz Mahkemesi de 7 Kasım 2006’da cezaları onamıştı. AB Konseyi kararlarınca 2002’den bu yana terör örgütü listesinde olan DHKP-C’nin Belçika’daki mahkemenin son kararıyla terör örgütü olarak değerlendirilmemesi terörle uluslararası mücadeleye de bir darbe vurdu.

Tüm dünyanın olduğu gibi Türkiye’nin de dikkatini çeken bir başka konu Amerika Birleşik Devletleri’ndeki seçimler. Adayların ön seçimlerdeki açıklamalarında öncelikli olarak Ermeni soykırımı iddialarına yaklaşımları Türkiye açısından ön plana çıkan maddelerden biri. Adaylar seçim programları sırasında bu açıklamalarında konuya nasıl baktıklarının ipuçlarını verdiler. Clinton ve Obama’nın soykırım iddialarını kabul ettikleri yönündeki beyanları Amerika Ermeni Ulusal Komitesi’nin (ANCA) Ocak ayında, her iki partiden başkan adaylarına, 1915 olaylarına ilişkin görüşlerini ortaya koymalarını isteyen bir soru-cevap metni göndermesiyle öğrenildi. Demokrat Partili başkan adaylarından Illinois Senatörü Barack Obama ve New York Senatörü Hillary Clinton, ANCA’ya gönderdikleri cevap mektubunda, açıkça Ermeni tezlerini destekledi ve ‘soykırım’ sözünü ifade etti. Buna karşın Cumhuriyetçi Parti’den başkan adayı Senatör John McCain ve Mitt Romney, Amerika Ermeni Ulusal Komitesi’nin (ANCA) 1915 olaylarına ilişkin hazırladığı sorulardan oluşan anketine verdiği cevapları ANCA’ya gönderdiği bir mektupla açıklarken, ‘soykırım’ sözcüğünü kullanmamaya özen gösterdi.

Türkiye’nin izleyeceği bir başka gelişme de Ermenistan’da olacak. Ermenistan, 19 Şubat'ta yeni devlet başkanını seçmek için sandık başına gidecek. Seçimdeki iki önemli isimden biri Başbakan Serj Sarkisyan, diğeri de Ermenistan'ın ilk Cumhurbaşkanı Levon Ter-Petrosyan. Ter-Petrosyan 10 yıldır siyasetten uzaktı. Petrosyan'ın siyasete geri dönüşü Ermenistan için olduğu kadar Türkiye açısından da önemli. Ermenistan’ın işgal ettiği Yukarı Karabağ'da çözüm olmadan, Türkiye ile sınırlar açılmadan Ermenistan’ın refaha ulaşamayacağına dikkat çeken açıklamaları nedeniyle Petrosyan’ın seçilmesi durumunda Ermenistan siyasetine gerçekçi bir yaklaşım getirebileceği umulabilir.

 

Yeni yılda Türkiye-Ermenistan ilişkileri

2008 yılında da Türkiye’nin Ermenistan’la ilişkilerindeki başlıca maddeler arasında bulunan Türkiye-Ermenistan kara sınırının kapalı olması birinci sırada yer almaya devam edecek gibi görünüyor. Sınırın kapalı olması iki ülke arasındaki bir mesele olmasının yanında, bölgedeki komşu ülkeler, ABD ve Avrupa Birliği için de önemli bir konu. Ermenistan, içinde bulunduğu ekonomik güçlüklerden kurtulmak ve bölgesel bir açılım yapabilmek için Türkiye’yle olan ilişkilerini geliştirmenin önemini biliyor. Ermenistan’ın çabaları dışında ABD ve Avrupa’daki Ermeni lobilerinin çalışmaları da sınırın açılması doğrultusunda. Sınırın kapalı olması Türkiye, Gürcistan ve Azerbaycan’ı, Kars ve Bakü’yü Gürcistan üzerinden birbirine bağlayacak bir demiryolu inşa etme kararını almaya götürdü. Bu durum ise petrol ve gaz boru hattından “by-pass” edilen, Türkiye ve Azerbaycan’a giden karayolları kapalı olan Ermenistan’ın bu kez demiryolu projesinden de “by-pass” edilerek içinde bulunduğu izolasyonun artması sonucunu doğuracak. 2008’de hizmete girmesi hedeflenen ‘Raylı İpekyolu’ olarak adlandırılan demir yolu projesini Ermeni yönetimi ABD ve bu ülkedeki lobilerini devreye sokarak durdurmaya çalıştı. Ermenistan bu izolasyonu önleyebilmek için Türkiye ile Kars sınırını açtırma çabası içerisinde. 2007 yılında bu çabalarını Avrupa ve ABD’deki Ermeni diasporasıyla da sürdüren Ermenistan tarafından 2008 yılında da bu konudaki farklı girişimlerin gerçekleşmesi bekleniyor. 2008 yılı içinde de Ermenistan’ın, öncelikle “soykırım” iddialarıyla tüm dünyada Türkiye’yi haksız suçlamalarla karşı karşıya getirmesi ve Azerbaycan topraklarını işgal altında tutarak Karabağ Sorunu’nu doğurması nedeniyle bölgesel projelerden uzak tutulmasında bir değişiklik olmayacak. Dağlık Karabağ sorunu ile ilgili başta Ermenistan Devlet Başkanı Robert Koçaryan olmak üzere Ermeni devlet adamları görüşlerini açıkça dile getiriyorlar. Görüşlerinde Karabağ’ı Azerbaycan’ın toprak bütünlüğü çerçevesinde değerlendirmediklerini ve Karabağ’ın, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından bağımsızlığını elde ettiğini ve hiçbir zaman bağımsız Azerbaycan’ın bir parçası olmadığını, konuyla ilgili iki ülke arasında arabulucular vasıtasıyla yürütülen müzakerelerin hedefinin ancak bir referandum ile Karabağ’ın bağımsızlığının tanınması olabileceğini vurguluyorlar. Robert Koçaryan, 2007 yılında Ankara'nın önerdiği ortak tarihçiler komisyonu yerine hükümetler arası komisyon önerisini bir kez daha tekrarladı ve Türkiye'den "soykırım özrü" beklediklerini söyledi. Koçaryan, Ermeni siyasetçiler tarafından defalarca dile getirilen önkoşulsuz diplomatik ilişki teklifini bir kez daha vurgulayarak, sadece soykırımın değil iki ülke arasındaki tüm sorunların bir arada tartışılması gerektiğini ifade etti. Böylelikle Türkiye’nin tarihçilerden oluşturulacak bir komisyon kurulması önerisinden uzaklaşarak iki ülke arasındaki sorunların bir bütün olarak çözülmesi önerisini ileri sürdü. Böylelikle çözüm istemeyen tarafın Türkiye olduğunu ima etti. Bu sene devlet başkanlığı seçimlerine hazırlanan Ermenistan’da başkanlık için önemli adaylardan biri olan Serj Sarkisyan’ın, görev süresi dolacak olan Robert Koçaryan’ın yerine Devlet Başkanı olması ihtimali yüksek görünüyor. Sarkisyan’ın Devlet Başkanı olması durumunda Türkiye-Ermenistan ilişklerinde şu anki Devlet Başkanı Koçaryan’ın izlediği politikadan çok farklı bir yol izlemeyeceğini söylemek mümkün. 2007 yılında Türkiye’nin AB’ye üyelik süreciyle ilgili olarak Ermenistan Devlet Başkanı Koçaryan ve diğer Ermeni siyasetçilerden gelen açıklamalar Türkiye’nin üyeliğinin Ermenistan için olumlu bir gelişme olacağı yönünde olmuştu. AB’ye üyelik sürecinin Türkiye’de azınlık haklarının geliştirilmesi ve Türk tarihinin yeniden değerlendirilmesi açısından son derece faydalı olacağı belirtilmişti. Diğer bir deyişle bu süreçte Türkiye’nin ‘soykırımı’ tanıyacağı umudunu taşıdıkları vurgulanmıştı. Ermenistan tarafında Türkiye-Ermenistan ilişkileri ve ‘soykırım’ iddiaları göz önüne alınarak yapılacak Türkiye’nin AB üyeliği konusundaki açıklamalar 2008 yılında da devamlılığını koruyacak gibi görünüyor. 2007 yılında hem Ermeni diasporası hem de Ermenistan tarafından Türkiye ve Ermenistan arasındaki sorunların çözümsüz kalmasında Türkiye’nin sorumlu olduğu imajı çizilmeye devam edildi. Karabağ konusunda tek çözümün Karabağ’ın bağımsızlığının uluslararası toplum tarafından tanınması olduğu yine vurgulandı. 2008 yılında da Türkiye’nin Ermenistan tarafından aynı suçlamalara maruz kalacağı aşikar. 2007 yılında Ermeni diasporasının yoğun faaliyetlerinin yanı sıra Ermenistan'ın büyükelçilerinin de, bulundukları ülkede diasporayı Türkiye aleyhindeki faaliyetlerinde örgütlediklerine ve yönlendirdiklerine tanık olundu. Türkiye'nin, 2008 yılında Ermeni soykırımı iddialarıyla mücadele ederken önce Ermenistan’ın inancını kırması gerekiyor. Türk tarafı tepkisini dolaylı yollardan ve uluslararası diplomasiyi zaman zaman etkin bir biçimde kullanarak gösterebiliyor. Halen alınacak büyük bir mesafe var, ancak son zamanlarda bu meselenin bütüncül bir bakış açısıyla inceleniyor olması bu mesafenin çok daha kısa zamanda ve sağlam bilimsel argümanlarla desteklenerek daha etkin bir biçimde alınmasına katkıda bulunacak.

Ermeni Sorunu ve Geçen Yılın Muhasebesi

 

Geride kalan 2007 yılında Türkiye-Ermenistan ilişkileri ve Ermeni Sorunuyla ilgili gelişmeler Türkiye gündeminde oldukça önemli bir yer tuttu. Bilindiği gibi Türkiye’nin dış politikasında önemli bir sorun olarak nitelendirilebilecek “Ermeni soykırımı” iddiaları kapsamlı ve sistemli bir propagandayla yıllardır yürütülmekte ve Türkiye’nin karşısına çıkarılmakta. Geçtiğimiz yılda da Ermeni diasporasının soykırım iddialarıyla ilgili propaganda çalışmaları, siyasetçilerin açıklamaları, parlamentolardan çıkan tasarılar ve Ermenistan’ın dış politikasında özellikle Türkiye ve Azerbaycan’la olan ilişkilerinde takındığı sabit tutum değişmeyen başlıklar olmaya devam etti.

 

Bunlarla beraber 2007 yılında Türkiye’deki en önemli olaylardan biri Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in 19 Ocak 2007 tarihinde öldürülmesi oldu. Bu olay Türkiye’de büyük şaşkınlık uyandırdı ve başta Cumhurbaşkanı olmak üzere tüm yetkililer ve medya tarafından da şiddetle kınandı. Hrant Dink’in öldürülmesi diasporada olduğu kadar Ermenistan’da da büyük tepkilere neden oldu. Ermenilerin bulundukları yerlerde gösteriler düzenlendi. Bazı yazarlar Hrant Dink’i Ermeni “soykırımının” kurbanı gibi göstermeye çalıştılar. Hrant Dink’in cenazesine katılmak üzere İstanbul’a gelen Ermenistan Dışişleri Bakanı Yardımcısı Kirakosyan’ın Ermenistan’ın hiçbir ön koşul olmadan diplomatik ilişkilerin başlamasına hazır olduğu açıklamaları bazı yayın organları tarafından yeni bir öneriymiş gibi sunuldu. Oysa Ermeni yetkililer, son birkaç yılda sık sık Türkiye ile koşulsuz ilişki kurmak istediklerini ifade ediyorlar.

Türk basınında görülen bu yanılma karşısında Dışişleri Bakanlığı sözcüsü 25 Ocak 2007 tarihinde bir soruya cevap vererek durumu aydınlattı ve  Ermenistan Hükümeti tarafından bugüne dek çeşitli dönemlerde buna benzer açıklamaların yapıldığını, son beyanatın da yeni bir açılıma delalet etmediğini, ayrıca Ermenistan’ın ilişkilerimizdeki durağanlığın aşılması yönündeki iyi niyetli çabalarımıza karşılık vermesinin ümit edildiğini vurguladı. Daha sonra Hrant Dink’in öldürülmesi hakkında ABD Temsilciler Meclisi’ne 29 Ocak 2007 tarihinde H.Res. 102 numarasını taşıyan bir karar tasarısı verildi.  İki gün sonra da, 1 Şubat 2007’de, bu konuda S.Res.65 sayısını taşıyan başka bir tasarı Senatoya sunuldu. Kararların işlem bölümlerinde, esas itibariyle Hrant Dink cinayeti kınanmakta, Türkiye’den bu konuda soruşturmaya ve faillerin kovuşturulmasına devam edilmesi (veya Türkiye’nin bu konudaki çabalarının desteklenmesi) istenmekte ve Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesinin kaldırılması talep olunmakta. Senato’ya verilen tasarının daha yumuşak bir dille kaleme alındığı görülmekte.

 

Türkiye-Ermenistan ilişkilerini ilgilendiren bir başka olay da Akdamar Kilisesi’nin restorasyonu oldu. X. asrın başlarında Van Gölü üzerindeki bir ada üzerinde Ermeni Kralı I. Gagik tarafından yaptırılan ve sonra terk edilmesi nedeniyle bir hayli harap durumda bulunan Akdamar Kilisesi Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından restore edilerek 29 Mart 2007 tarihinde, Ankara’dan gelen bazı Büyükelçiler, Ermenistan’dan gelen Kültür Bakan Yardımcısı Gagik Gürciyan ve Türkiye Ermenileri Patriği Mesrop II’nin de katıldığı törenle bir müze olarak açıldı. Bu açılış gerek Ermenistan’da, gerek diasporada eleştirilere neden oldu. Ermenistan’daki ve Ermenistan dışında yaşayan pek çok Ermeni tarafından kilisenin haç olmadan ve müze olarak açılmış olması eleştirildi. Ayrıca kilisenin “Ahtamar” olan adının Türkçe bir kelimeyle değiştirilerek “Akdamar” yapılmış olması tepkilere neden oldu.

 

7 Şubat 2007 tarihinde "Demirden İpek Yolu" olarak da adlandırılmaya başlanan Kars-Tiflis-Bakü Demiryolu Hattı Projesi'nin 'Çerçeve Anlaşması' Tiflis'te, Gürcistan Parlamentosu'nda Başbakan Tayyip Erdoğan, Gürcistan Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili ile Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in hazır bulunduğu bir törende üç ülkenin ilgili bakanları tarafından imzalandı. İmza töreninin ardından Ermenistan’da, izole edilmekte oldukları hakkında ciddi endişeler doğdu ve bu izolasyon olgusu yabancı basında da yankı buldu. Ermenistan Dışişleri Bakanı Oskanyan bu projenin siyasi bakımdan bir hata olduğunu ve Ermenistan’a zarar vermeyeceğini vurgulasa da Ermenistan’da bu projeyi telafi edecek çareler arayışı başladı ve bu çerçevede Ermenistan’ın demiryoluyla İran’a bağlanması gündeme geldi.

 

2007 yılında Ermenistan’ın iç siyasetinde de önemli gelişmeler yaşandı ve bu yıl içinde parlamento seçimleri yapıldı. Seçim sonucunda iktidardaki Cumhuriyetçi parti yüzde olarak en çok oyu aldı. Böylece Ermenistan’da ne iç, ne de dış politika bakımından bir değişiklik olmadı. Milli Savunma Bakanı Serge Sarkisyan Başbakan Margaryan’ın ölümüyle onun yerine seçildi. Ayrıca parlamento seçimlerinden galip çıkarak 19 Şubat 2008 tarihinde yapılacak başkanlık seçimlerinin en güçlü adayı oldu. Ermenistan’ın ilk Cumhurbaşkanı Levon Ter-Petrosyan da siyasete geri döndüğünü açıklayarak devlet başkanlığı için adaylığını koydu. Karabağ sorununda ise 2007 yılında da bir ilerleme sağlanamadı.

 

Fransız Millet Meclisi Ermeni soykırım iddialarını inkâr edenlerin cezalandırılmasına dair bir kanun tasarısı kabul etmişse de bu tasarı Senato’nun gündemine alınmadı. Ayrıca Avrupa Parlamentosu İlerleme Raporu ile ilgili son kararında, “soykırım” konusuna yer vermedi.

 

Görüldüğü gibi Türkiye-Ermenistan ilişkileri ve Ermeni sorunuyla ilgili önemli başlıklar geçen yıl da geniş yer tuttu. Bu yazıda bunlardan sadece dikkat çekenler ve gündemi meşgul edenler seçilmesine rağmen konuyla ilgili daha pek çok detay sayılabilir. 2008 yılında Türkiye’nin “soykırım” iddialarına karşı yürüteceği çalışmalarda yine bilimsel ve gerçeklere dayalı tutumunda bir değişiklik olmayacağı açık. Dış politikada bu iddialarla ilgili Türkiye’nin karşısına çıkacak olan olasılıklar da bir başka yazının konusu olacak.

Ermenistan Metzamor Nükleer Santralı

Metzamor nükleer santralı, başkent Erivan yakınlarında, Türkiye sınırına yaklaşık 16 km. uzaklıktaki Metzamor sahasında bulunuyor. 1980 yılında hizmete açılan santral, 1988 Spitak depreminden sonra sismik güvenliğin yeterli seviyede olmadığı düşüncesiyle Mart 1989'da Rusya tarafından kapatıldı. 1993 yılında Ermenistan hükümeti enerji açığı gerekçesi ile santralı tekrar açma kararı almış ve yapılan bazı iyileştirme çalışmalarının ardından 1995'de santrali tekrar açmıştı ve 2016 yılına kadar çalıştırılması öngörülmüştü. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK), konunun gündeme geldiği 1992 sonundan itibaren santralin faaliyetini yakından incelemeye almış, 1993 tarihinde bir rapor yayımlayarak Metzamor reaktörünü teknik ve güvenlik açıdan incelemişti. Bu raporda, Metzamor reaktörünün mevcut güvenlik seviyesinin uluslararası kabul görmüş güvenlik standartlarının oldukça altında olduğu belirtilmişti. Bu nedenle, uluslararası platformlarda Türkiye’deki pek çok kuruluş, santralın gerekli güvenlik seviyesi yükseltme çalışmaları tamamlanmadan kesinlikle açılmaması gerektiği yönünde birçok girişimde bulunmuş, ancak bu baskılar sonuç vermemiş ve santral ''ülkenin acil elektrik ihtiyacı olduğu'' gerekçesiyle 1995 sonunda tekrar açılmıştı. Metzamor açılmadan önce, 1993-1995 yılları arasında santralin güvenliği yönünde yenileme çalışmaları yürütüldü. Bu süreçteki yenileme ve onarım çalışmaları TAEK’ten edinilen bilgiye göre güvenlik iyileştirmelerinden ziyade tesisin 6 yıldır kullanılmaması nedeniyle oluşan problemlerin giderilmesi ve reaktörün işletilebilir hale getirilmesi amaçlı oldu. Güvenlik iyileştirmeleri ise başta sismik olmak üzere az sayıda maddeyi kapsayacak şekilde oldu. Uluslararası baskılar nedeniyle ve aynı zamanda mali destek bulunması sonucunda, iyileştirme çalışmaları güvenlik odaklı olarak 1998-2004 yılları arasında yeniden başlatıldı. Nükleer Güvenlik Sözleşmesi (NGS) platformu nükleer santralların güvenliğine ilişkin tek uluslararası platformdur ve bu platforma Türkiye ve Ermenistan da dahil olmak üzere toplam 54 ülke üyedir. Bu Sözleşmeye göre “taraf ülkeler sahip oldukları nükleer santralları uluslararası standartlara uygun olarak inşa edecek ve işletecekler, santralları buna uymuyorsa düzeltmek için gerekli tüm tedbirleri alacaklar, bu tedbirleri almak pratikte mümkün değilse veya alamıyorlarsa sorunlu santrallarını kapatacaklardır.” Bununla birlikte, NGS'nin 6. Maddesinde yer alan "... reaktörü kapatmanın zamanı belirlenirken ekonomik ve sosyal etkilerinin yanı sıra ülkenin enerji genel durumu ve muhtemel alternatifler de dikkate alınabilir" hükmü nedeniyle, Ermenistan şimdiye kadar santralın çalışması konusunu bu sözleşmeye dayandırdı ve ülkenin elektrik ihtiyacının yaklaşık %40’ını karşılaması bakımından santralın kapatılmasının doğuracağı ekonomik etkilerin önemini vurgulayarak ülkenin elektrik ihtiyacının başka kaynaklardan karşılanamayacağını öne sürdü. Böyle olunca da, Ermenistan’a yalnızca Metzamor Nükleer Santralı’nın güvenliğinin en yüksek seviyede iyileştirilmesi çalışmalarının yapılmasına yönelik bir baskı sağlanabildi. Geçtiğimiz haftalarda da Ermenistan’ın yıllardır kapatılması yönünde uluslararası baskı altında kalmasına yol açan Metzamor Nükleer Santralı’nın kapatılmasını öngören bir planı onayladığı haberleri basına yansıdı. Santralin kapatılma tarihi açıklanmazken Ermenistan Enerji Bakanı Armen Movsisyan, kapatmanın maliyetinin 280 milyon dolar olarak hesaplandığını söyledi. Bu planın ortaya atılmasına ABD ve AB'nin mali yardım vaat etmiş olması etkili oldu. Ermenistan Devlet Başkanı Robert Koçaryan da, 1000 megawattlık bir nükleer santral inşaatı planladıklarını ve maliyetinin 2 milyar doları bulacağını açıklayarak bir anlamda nükleer enerjiden vazgeçmeyeceklerinin altını çizdi. Yine de bu proje oldukça uzun vadeli görünüyor. Santralden insan sağlığını ciddi şekilde tehdit eden birçok radyoaktif madde sızdığı artık bilimsel olarak da bilinen bir gerçek. Metsamor Nükleer Santrali Türkiye için adeta bir nükleer bomba niteliğinde. Türkiye’nin ve tehdit altındaki diğer komşu ülkelerin, durumun ciddiyetini dünya kamuoyuna duyurma çabaları devam etmeli ve Ermenistan’ın jeolojik olarak daha güvenli bir bölgesinde yeni bir santralin yapılması, ya da alternatif enerji kaynaklarının geliştirilmesi konusunda Ermenistan’a çağrıda bulunmaları gerekiyor.

Abdullah Gül’ün Azerbaycan Ziyareti

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 6 Kasım 2007 tarihinde Azerbaycan’a düzenlediği resmi ziyareti önemli bir dış politika konusu olarak gündemdeki yerini aldı. Abdullah Gül’ün KKTC ziyareti sonrasında ilk resmi ziyareti olan gezi, üç günü içine alacak şekilde planlandı ve Cumhurbaşkanı tarafından iki ülke ilişkileri açısından yeni bir dönemecin başlangıcı olarak nitelendirildi. Cumhurbaşkanı’nın ilk resmi ziyaret yeri olarak Azerbaycan’ı seçmesi Gül’ün de ifade edişiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin Azerbaycan’a verdiği önemin bir göstergesi olarak da değerlendirilmeli. Öyle ki farklı devletler ve kardeş halklar olarak askeri, ekonomik ve kültürel alandaki işbirliğinin geçmişte olduğu gibi gelecekte de sürmesi beklentisi iki ülke için de önem arz ediyor. Türkiye ve Azerbaycan arasındaki soy, dil ve inanç birliğinin doğurduğu karşılıklı güven ve destek duygusu uluslararası arenada iki ülke menfaatlerinin paralel ilerlemesini ve sorunların çözümünde ortak hareket edilmesini sağlıyor. Gül ziyareti sırasında, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’le yaptığı görüşmenin yanı sıra Meclis Başkanı Oktay Asadov ve Başbakan Artur Rasizade ile bir araya geldi ve Azerbaycan Milli Meclisi’nde bir konuşma yaptı. Abdullah Gül ayrıca, tarihi şahsiyet Nizami Gencevi'nin anıtının bulunduğu Gence'yi ziyaret eden ilk cumhurbaşkanı oldu. Cumhurbaşkanının Azerbaycan’daki gezi programı Kafkasya ve Orta Asya ülkeleri ile Özal'la başlayan ve Demirel ile devam eden ilişkilerin canlanacağı hissini uyandırdı. Azerbaycan ve Türkiye’nin önemli bölgesel projeleri başarıyla gerçekleştiriyor olması ve aynı zamanda orta ve uzun vadede bekleyen projelerin varlığı gelecekteki istikrarlı gidişatın habercisi olarak görülüyor. Cumhurbaşkanı Gül’ün de Azerbaycan Meclisi’nde yaptığı konuşmada değindiği gibi Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan arasında atılan olumlu adımlarla stratejik işbirliğinin daha da güçleniyor olması bölgede tek başına kalan Ermenistan’ı akla getiriyor. Özellikle Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan arasında gerçekleştirilen boru hattı projelerinde saf dışı kalan Ermenistan, Azerbaycan topraklarını işgal altında tutarak Yukarı Karabağ Sorunu’nu doğurması ve komşusu Türkiye ile olan ilişkilerinde de “soykırım” iddialarıyla tüm dünyada Türkiye’yi haksız suçlamalarla karşı karşıya getirmesi ve Türkiye’nin tarihi birlikte inceleme çağrılarını da yanıtsız bırakması neticesinde bölgede gerçekleşen projelerin dışında kalıyor. Cumhurbaşkanı Gül’ün de Azerbaycan gezisinde üzerinde durduğu, Güney Kafkasya Bölgesinin huzur ve istikrarı konusu, Ermenistan’ın bu istikrar ve güven ortamının dışında kalmayı seçmesinin ne gibi sonuçlar doğurduğu ve doğuracağı sorularını gündeme getirdi. Abdullah Gül’ün de ifade ettiği gibi Güney Kafkasya’daki huzur ve güvenin sağlanması tüm ülkelerin birbirleriyle olan komşuluk ilişkilerine bağlı. Nitekim Türkiye bu güvenin sağlanması için başından beri üstüne düşeni yapmış, Ermenistan’ın bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana komşuluk ilişkileri ve iki ülkenin geleceği için önemli adımlar atmıştı. Buna rağmen, Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik ilişki kurulmasını engelleyen sorunlar ortaya çıkmıştı. Bu nedenlerin başında Ermenistan anayasasının giriş bölümünde Doğu Anadolu’dan Batı Ermenistan olarak bahsedilerek Türkiye’nin toprak bütünlüğünün tanınmaması bulunuyor. İkinci husus olarak, Türkiye’nin soykırım iddialarını kesinlikle ret eden tutumuna karşın Bağımsızlık Bildirgesi’nin bu iddiaların uluslararası alanda tanınmasına çalışılmasını Ermenistan için bir görev olarak belirlemesi var. Ermenistan Anayasası 1995 yılında kabul edilmiş ve bu bildirge Ermenistan hukuk düzeninin bir parçası haline gelmişti. Ermenistan Anayasası 2005 yılında değiştirilmiş ancak Bağımsızlık Bildirgesi’ne ilişkin hükme dokunulmamıştı. Yukarıda sayılan nedenlerin yanında, halen ateşkes olmakla beraber, Ermenistan’ın Azerbaycan ile, Karabağ ve diğer Azerbaycan topraklarının işgali nedenleriyle savaş halinde olması, Gürcistan ile de Cevaheti’deki Ermeni azınlığı ve Gürcistan’dan malların (doğal gaz dâhil) transit geçişi nedeniyle sorunlar yaşıyor olması Güney Kafkaslarda sorunların başlıca sorumlusunun Ermenistan olduğu düşüncesini kuvvetli kılıyor. Abdullah Gül, Bakü’deki ziyaret sırasında Ermenistan’a, Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan, Bakü-Tiflis-Erzurum Boru Hattı, Bakü-Tiflis-Erzurum Doğalgaz Hattı ile yakın bir zamanda temeli atılacak Bakü-Tiflis-Ahılkelek-Kars demiryolu hattı projelerini hatırlattı ve Güney Kafkasya’daki “refah projeleleri”nden pay alabilmesinin Ermenistan yönetiminin tutumuna bağlı olduğunu vurguladı. Ermenistan’ın Güney Kafkaslardaki sorunların başlıca sorumlusu olduğu ve çözüm için herhangi bir atılımda bulunmaya yanaşmadığı açık görünüyor. Kendisine hiçbir yararı olmayan, tarihten gelen hırs ve kinleri artık terk edip tüm komşularıyla normal ilişkiler kurması ve böylelikle bu bölgede barış ve işbirliği gerçekleşmesine katkıda bulunması kuşkusuz Ermenistan’ın da yararına. Türkiye’nin ise Ermenistan’la ilgili politikasında hem “soykırım” iddiaları karşısında bilimsel gerçeklere dayalı tutumunda bir değişiklik olmayacağı hem de Yukarı Karabağ sorununun çözümünde Azerbaycan'a gereken desteği sağlamaya devam edeceği açık görünüyor.

 

PAKİSTAN’DA DEMOKRASİ ARAYIŞI

 

Pakistan son dönemde siyasi çalkantılarıyla dünya gündeminin en üst sıralarındaki yeri işgal ediyor. Gidişat, bu seyrin kısa bir sürede değişeceğine dair hiçbir izlenim uyandırmıyor.

 Pakistan Türkiye açısından da büyük öneme sahip bir ülke. Aslında Pakistan’ın kurucusu Cinnah’ın kuruluş aşamasında örnek ülke olarak Türkiye’yi göstermesi de Pakistan siyasetinde oldukça belirleyici bir rol oynamış.1947’de Birleşik Krallık’tan  (bugünkü Britanya) bağımsızlığını ilan eden ülke sistemini, kurumlarını deneyerek öğrenme yoluyla oturtuyor ve kurumsallaştırıyor. Halâ her Cumhurbaşkanı seçimlerinde sistem tartışması yapılan ülkemizle bir başka benzerlik de bu olsa gerek. Komşu ülkeleri ve Asya’daki coğrafi konumu, 160 milyon civarındaki nüfusuyla ve çeşitli etnik, dil ve mezhep farklılığına sahip Pakistan’ın siyasi kader çizgisindeki yolculuğunun dikkatlice gözlenmesi Türkiye açısından mühimdir.

 Son birkaç aylık gelişmelerin ana başlıklarına kısaca göz atalım. Pakistan Yüksek Mahkemesi sürgündeki eski Başbakan Nevaz Şerif'in ülkeye dönmesinin yolunu açan bir kararı onayladı. Bu karar üzerine ülkeye dönen Nevaz Şerif sınırdışı edildi. Bu arada yine sürgündeki eski Başbakanlardan Benazir Butto, Pakistan’a dönüş için Devlet Başkanı Pervez Müşerref ile pazarlıklar yürüttüğünü açıkladı. Bir süre sonra Benazir Butto Pakistan’a döndü fakat döndüğü gün onu bir karşılama partisinden çok daha ötesi bekliyordu. Bazı uluslararası televizyon kanalları o gün canlı yayında verdikleri Butto’nun karşılama konvoyuna yapılan ve Butto’nun otobüsünün hemen yanında patlayan iki güçlü bombanın (Pakistan polisince bunlardan birinin canlı bomba olduğu söylendi) ölümüne yol açtığı yüzün üzerinde insanın ve yaralananların oluşturduğu dehşet içeren tabloyu canlı yayında olmak hasebiyle kesintisiz bir şekilde yayınladılar. Bu kanlı suikast girişimi dünya kamuoyunun hafızasına kazındı. Pakistan istihbaratı Butto’yu daha önce “uyardıklarını” söyleyerek ölen ve yaralananlardan burnu dahi kanamadan kurtulan Butto’yu sorumlu tuttular. Ancak Butto’nun bazı iddiaları ve olay sırasında karartılan sokak lambaları gibi ayrıntılar haberci istihbaratın önleyici görevini yapmakta iyi niyetli bir yorumla “ihmalkar” davrandığını da düşündürdü. Pakistan istihbaratının Müşerref’in emrinde olduğunu söyleyerek malumu ilan edelim.

 Tüm bu çalkantı bir dalga gibi yayılarak kısa sürede bir muhalif ayaklanmaya dönüştü. Müşerref  buna sert kolluk yöntemleriyle karşı koyamayacağını fark ederek aslında son çaresiz hamlesini yaparak olağanüstü hal ilan etti ve anayasayı askıya aldı. Bu noktada ilk sert tepki olayın birinci derece muhatabı olan uygulayıcılardan yani hukukçulardan geldi. Çoğunlukla Yüksek Mahkeme Başkanları ve üyeleri görevlerine devam etmeyeceklerini ilan edince Müşerref  bu sefer hakimlerin evlerinden çıkmamasını sağlayacak kolluk yöntemlerine başvurdu. Düzenin en sağlam teminatlarından biri olması gereken bir yüksek mahkeme hakiminin halka ayaklanma çağrısı yapması olayın ironik yanlarından biriydi. Bir başka akıllarda kalan görüntüyse hukuk savaşçısı avukatların hukuk için bu sefer kelimenin tam anlamıyla savaşmaları idi. Binlerce avukat anayasanın askıya alınması hukuksuzluğuna polisle çatışarak vücutlarını şık takım elbiseleriyle beraber coplara siper ederek direndi.  Fakat elbette suçlanması gereken iktidar saplantısı uğruna ortaçağ kralı zihniyetiyle hareket eden Müşerref ve demokrasiye “güvenemeyen” yandaşlarıydı. Bu manevralar Müşerref’in önlemeye çalıştığı özgür seçim ortamında yapılacak bir seçimden çok daha düşük oy almasını sağlamaktan başka bir sonuca yol açmayacağı gibi Benazir Butto’nun da Myanmar’daki  devrik efsanevi kadın lider Aung San Suu Kyi gibi bir mertebede bir kahraman olmasını sağlayacaktır. Yazının yazıldığı saatlerde haber ajanslarından geçen bir haber Butto’nun Müşerref’e Genelkurmay Başkanlığı görevinden birkaç gün içinde çekilmesini, aksi takdirde uzun yürüyüşlere geçileceğini ilan ediyordu. Sıkıyönetim durumunda bu tür sonu kanlı bir çatışmaya dönüşmesi muhtemel bir siyasi hamle yapılırken insan hayatının da göz önüne alınması yerine aceleci davranışlar “efsanevi lider” sıfatının kanla lekelenmesi sonucunu getirir. Bu açıdan da Butto’nun daha sabırlı davranması gerekmekte. Şiddet ve baskı kısa vadede  toplumsal iradenin sesini kıssa da uzun vadede demokrasinin vücut bulmasını engelleyemez.

 

Ter Petrosyan Geri mi Dönüyor?

Ermenistan’da 2008 yılının Mart ayında yapılması beklenen Devlet Başkanlığı seçimlerinde bu güne kadar Başbakan Serj Sarkisyan’ın seçilmesine neredeyse kesin gözüyle bakılırken son günlerde Ermenistan’ın ilk Devlet Başkanı Levon Ter-Petrosyan’ın on yıllık sessizliğini bozarak yeniden Devlet Başkanlığı’na aday olacağı tartışmaları gündeme geldi. Ermenistan’ın bölünmüş ve zayıf muhalefetini toparlayacak bir aday olarak gösterilen Ter-Petrosyan, her ne kadar seçimlerde adaylığını koyacağını kesin bir dille açıklamadıysa da, son günlerde basına verdiği bazı demeçler onun seçimlere hazırlandığı şeklinde yorumlandı. Ter-Petrosyan’ın yeniden siyasete dönme mesajları vermesi Ermenistan siyasetinde hareketli günlerin yaşanacağı sinyallerini veriyor. Aslen bir edebiyat tarihçisi olan Levon Ter-Petrosyan 1945 yılında Suriye’de doğdu ve bir yaşındayken ailesiyle birlikte Ermenistan’a göç etti. Erivan Devlet Üniversitesi Şarkiyat Çalışmaları bölümünden mezun olduktan sonra bir süre akademik hayatını sürdürerek 1987 yılında doktora derecesini aldı. Bu arada edebiyat ve tarih alanında Ermenice, Rusça ve Fransızca yetmişten fazla akademik yayına imza attı. Ter-Petrosyan’ın siyasete girmesi ise ancak 1980’lerin sonunda günümüz Ermenistanı’nın önde gelen siyasetçilerinin dâhil olduğu Karabağ Komitesi’ne katılması ile gerçekleşti. 1989 yılında Pan-Ermeni Ulusal hareketine katılan Ter-Petrosyan bir yıl sonra Ermenistan Yüksek Sovyeti Başkanı olarak atandı; diğer bir değişle Sovyetler Birliği’ne o dönemde halen bağlı olan Ermenistan’ın en üst siyasi yetkilisi oldu. 16 Ekim 1991 tarihinde bağımsız Ermenistan Cumhuriyeti’nin ilk Devlet Başkanı olarak seçildi ve 1998 yılında Karabağ konusunda taviz veren bir politika izlediği gerekçesiyle siyasi rakipleri tarafından istifaya zorlanana ve dönemin Başbakan’ı Robert Koçaryan’ın Devlet Başkanı olarak seçilmesine kadar bu görevde kaldı. Bugüne dönersek, Ermenistan’da başkanlık seçimlerine yaklaşık altı aylık bir zaman var ve geçtiğimiz yıl Andranik Margaryan’ın ölümü üzerine Başbakanlık koltuğuna oturan Serj Sarkisyan’ın görev süresi dolacak olan Robert Koçaryan’ın yerine Devlet Başkanı olması ihtimali yüksek görünüyor. Geçtiğimiz Mayıs ayında yapılan parlamento seçimlerinde oy oranını arttırarak ve Müreffeh Ermenistan Partisi ve Taşnaklar ile koalisyon yaparak iktidarını pekiştiren Sarkisyan’ın karşısında son derece bölünmüş ve zayıf bir muhalefet var. Nitekim seçimlerin sonucunda Meclis’e sadece iki muhalefet partisi - Hukuk Ülkesi (Orinats Yerkir) ve Miras Partileri – girebildi; oy oranları ise sırasıyla %7 ve %6 oldu. Sarkisyan’ın Devlet Başkanı olarak seçilmesine şiddetle karşı çıkan muhalefet son günlerde birleşerek ortak bir aday çıkarma yoluna gitmeyi tercih etti. Geçtiğimiz Ağustos ayında muhalif partiler bir araya gelerek ortak bir strateji belirlemeye çalıştılar. Muhalefet partilerinden biri olan Ulusal Kendi Kaderini Tayin Birliği Genel Başkanı Paruyr Hayrikyan seçimlere beraber girecek bir takım oluşturmaya çalıştıklarını, karşılarında ise “kökü KGB’ye kadar inen ve Rus emperyalizminin temsilcileri” olan bir takım bulunduğunu ifade etti. Bu ortak hareket etme ve ortak bir strateji belirleme tartışmalarının odak noktasını ise Sarkisyan’a karşı güçlü bir aday üzerinde birleşmek oluşturdu; Levon Ter-Petrosyan’ın adı da tam bu noktada gündeme geldi. Aslında Ter-Petrosyan’ın yeniden siyasete dönmesi konusu yeni bir tartışma değildi. 2003 yılındaki başkanlık seçimlerinde de bu konu gündeme gelmiş ve tartışılmış, ancak seçimlerden sonra gündemden düşmüştü. Şimdi ise Ter-Petrosyan’ın dönüşü 2003’te olduğundan daha geniş çapta tartışılmakta. Ermeni Ulusal Hareketi liderlerinden Aram Manukyan’a göre 2003’te Ter-Petrosyan’ın dönüşü bir tartışma konusuydu ancak şimdi bir “gereklilik” halini aldı. Hınçak Partisi sözcüsü Lyudmila Sargsyan ise Ter-Petrosyan’dan daha yetenekli ve deneyimli bir devlet başkanı olamayacağını ifade etti. Muhalefet partileri Ter-Petrosyan’ın Karabağ sorunu konusunda çözüm yanlısı bir politika izlediğini hatırlatarak günümüzde bu sorunun çözümünün Ermenistan’ın uluslararası alanda elini güçlendireceğini ve Ter-Petrosyan’ın Devlet Başkanı olmasının bu süreci kolaylaştıracağını ileri sürüyor. Ancak Ter-Petrosyan halen daha üzerinde uzlaşma sağlanan bir aday değil. Geçtiğimiz on yıl boyunca sessizliğini korumasını ve siyasetten uzak durmasını eleştirenler de mevcut. Demokratik Yol Partisi lideri Manuk Gasparyan Ter-Petrosyan’ın dönüşünün gerçekçi olmadığını düşünenlerden biri. Gasparyan’a göre Ter-Petrosyan on yıllık bir sessizliğin ardından yeniden aktif siyasete dönmesini kolay bir iş olmadığını bilecek kadar deneyimli bir siyasetçi. İktidardaki Cumhuriyetçi Parti’nin sözcülerinden Galust Sahakyan ise Ter-Petrosyan’ın seçimlere girmesi durumunda dahi sonucun değişmeyeceğini, Sarkisyan’ın Devlet Başkanı olarak seçileceğini savunuyor. Bu arada geçtiğimiz günlerde Ter-Petrosyan kendisinin adaylığını savunanların elini güçlendiren ve kendisini eleştirenleri hayal kırıklığına uğratan bir açıklama yaparak on yıl süren sessizliğini bozdu ve Koçaryan idaresini “kriminal ve yozlaşmış” olmakla suçladı. Bunun yanı sıra bu idarenin Ermenistan’ı bir üçüncü dünya ülkesi haline getirdiğini ve Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki sorunların çözümüne yanaşmayarak ülkenin geleceğini riske attığını savundu. Koçaryan ise bu eleştirileri yanıtlayarak Ter-Petrosyan’ın yeniden başkan seçilebilmek için bir karalama kampanyası başlattığını ileri sürdü. Koçaryan Ermenistan’ın 2002 yılından bu yana her yıl yaklaşık % 13 oranında büyüyerek dünyanın en hızlı büyüyen ülkeleri arasında yer aldığını ifade etti ve Ter-Petrosyan’ın suçlamalarının temelsiz olduğunu savundu. Koçaryan kendi döneminde yapılan icraatları dile getirerek sözlerini şöyle sürdürdü: “Eğer ilk başkan siyasi mücadeleye girecekse, bundan doğacak sonuçlar çerçevesinde sıradan bir muhalefet figürü olarak kalacaktır ve biz Ermenilere pek çok şey hatırlatacağız. Örneğin 1996 yılında Erivan’da kaç sokağın aydınlatıldığı gibi. O dönemde sadece üç sokak aydınlatılıyordu”. Sonuç olarak Ter-Petrosyan, eğer seçimlerde adaylığını koyarsa, daha çok Koçaryan idaresinin siyasi ve ekonomik yolsuzluklarını ve Karabağ sorununun çözümüne yönelik bir strateji geliştirilmesine yönelik bir söylem geliştirecek, buna mukabil Koçaryan da yaklaşık on yıllık Devlet Başkanlığı sırasında Ermenistan’ı kalkındırmak için yaptığı icraatları vurgulayarak Ter-Petrosyan döneminin acı ekonomik hatıralarını gündeme taşıyacaktır. Kısacası önümüzdeki dönemde Ermenistan siyasetini bu ülkenin birinci ve ikinci Devlet Başkanları arasındaki bir çekişme beklemektedir.


MUTAFYAN'A ERMENİ ENGELİ

Geçtiğimiz hafta Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob II Mutafyan'ın ABD'deki Georgetown Üniversitesi'nde ''Türkler ve Ermeniler Arasındaki Çıkmaz Aşılmalı'' adlı bir konuşma yapacağı duyuruldu. Mutafyan’ın konuşması öncesinde Amerika Ermeni Ulusal Komitesi (ANCA) adlı kuruluş Mutafyan'ın Washington ziyaretinin, Türkiye'nin, ABD Kongresi'nde bekleyen Ermeni soykırım tasarısının geçmesine karşı önlem alma çabaları çerçevesinde gerçekleştiğini öne sürdü. Ardından Georgetown Üniversitesi Woodstock Dini Merkezi'nden bir yetkili, "yer ve diğer sorunlar yüzünden" Mutafyan'ın konuşmasının süresiz ertelendiği açıklamasını yaptı. Kuruluşun internet sitesinde de konuşmanın, lojistik sıkıntı yüzünden ertelendiği yazıldı. Ayrıca, Patriğin Türkiye’nin baskısı altında rehine gibi yaşadığı, ölüm tehditleri aldığı ve korku içinde olduğu iddia edildi. Mesrob Mutafyan da, üniversite yetkililerinin konuşmayı “güvenlik nedeniyle” iptal ettiklerini doğruladı. ABD’de yaşayan Ermeniler’in üniversite yönetimine, konuşmasının iptal edilmesi yönünde baskı yaptığı iddialarına karşılık Mutafyan, “Bilmiyorum, bana o konuda bir şey aktarılmadı. Bana sadece güvenlik dediler” dedi. Bilindiği gibi, Ermeni Patriği Mesrob Mutafyan, soykırım tasarılarının parlamentolardan geçirilmesine karşı çıkmasıyla tanınıyor. Mutafyan, vaktiyle bundan dolayı ABD’deki Ermeni kuruluşlarının tepkisini çekmişti. Mutafyan tasarının geçmesiyle ilgili sorulan sorulara, “Türk-Ermeni ilişkilerini kötü yönde etkileyeceğini düşündüğüm için ben tasarıya karşıyım” cevabını veriyor. Ayrıca Patriğin en son yayımlanan bir röportajında da diaspora Ermenilerinin önyargılarını kırabilmek için Türkiye’ye getirilmesinin gerektiğini savunduğunu okuduk. Röportajda ayrıca, Diaspora Ermenilerinin kendisine karşı tutumu hakkındaki soruya da Sasunyan’ı örnek göstererek genel tavrın bu yönde olduğunu vurguladı. Sasunyan, California eyaletinde yayımlanan The California Courier gazetesindeki yazısında, “Ermeni Patriği, bir kez daha Amerika’da Türk propagandası turunda” başlığını kullanarak, Mutafyan’ın daha önce Dallas’ta Southern Methodist Üniversitesi’nde “Türk-Ermeni Meselesi: Bir sonraki adım ne olmalı?” konulu bir konuşma yaptığını ve tamamen Türk tezlerine destek verdiğini, Ermeni Patriği’nin, “ifade özgürlüğünün kısıtlı olduğu Türkiye’de yaşadığı için”, düşüncelerini özgürce ifade edemediği iddiasını ortaya attı. Sasunyan, Ermeniler’in, Mutafyan’ın uzlaşma yanlısı konuşmalarından rahatsızlık duyduğunu, bu rahatsızlığın ise, “Türkler ile Ermeniler arasında uzlaşma yoluna giderek, Türkiye’nin soykırımı tanımasına yönelik baskının azalacağına” dayandığını savundu. Peki Sasunyan gibi ANCA’nın da savunduğu görüşe göre Türkiye’de ifade özgürlüğünün kısıtlı olmasından dolayı Ermeni tezlerini savunmayan Mutafyan’ın Amerika’daki konuşmasının apar topar durdurulması ifade özgürlüğünün ihlali değil midir? Bu ihlal yeterince eleştirilmediği gibi aynı zamanda koşullara göre alınan bir tavrın da göstergesidir. ABD’deki ifade özgürlüğü ihlaline bir başka örnek de yine 2006 yılının Mart ayında yaşandı. ASAM Ermeni Araştırmaları Enstitüsü Başkanı Ömer Lütem ve o tarihte ASAM Başkanı olan Gündüz Aktan bir dizi konferans vermek üzere ABD’ye gitmişler ve bu konferansları engellenmeye çalışılmıştı ve hatta Güney Kaliforniya Üniversitesi Ermenilerden aldığı bir tehdit mektubu üzerine orada yapılacak konferansı iptal etmişti. Anlaşılacağı gibi son yaşanan olayla birlikte Ermeni kuruluşlarının gerek ABD, gerek başka ülkelerde Ermeni tezlerine en ufak zarar vereceğini düşündükleri tüm faaliyetler karşısında aldıkları önlemler ve medyayı kullanmadaki uzmanlıkları dikkat çekicidir. Ermeni lobisinin bu çabaları ve faaliyetleri Türkiye’de bu konuda çalışan uzmanlar tarafından bilimsel çalışmalar ve tarihsel gerçeklerle durdurulmalıdır.

 

 

 

 


© Copyright 2007
Privacy Policy
 Term of Use

www.forumgazetem.com 
 
 
  home | about us | advertise with us|  | subscribe | newsstands | contact us| FAQs