Bu ne perhiz
Geçtiğimiz haftasonu New Jersey’de 3. kez Türk Günü Yürüyüşü ve
ardından Clifton Memorial Park’da müzik ve eğlence programı
düzenlendi. Ufak tefek aksaklıklar olsa da bir çok insanın emek
harcadığı etkinlik geniç bir katılımla güzel bir şekilde sonuçlandı...
Emeği geçen herkesin eline sağlık...
Ama bütün bu güzelliklerin arefesinde yaşayan bir tatsızlık var ki
affedilmesi mümkün değil... Olayın kahramanı bir Dernek Başkanı...
Ama yaptığı hareket ne Dernek Başkanlığına, ne de davasını sürdüğünü
iddia ettiği birlik ve beraberlik kavramına hiç ama hiç yakışmadı...
Son iki sayıda TADF Başkanı ile ilgili haber ve resimlerin çokluğunu
tekrarlayıp duran, neden onunla ilgili haberlerin gazetede yer
aldığını sorgulayan Karaçay Türkleri Camii Derneği Başkanı Nurettin
Demircan, bu kez sütünlarımıza konuk olmayı fazlasıyla haketti...
Efendim, olay bir hafta öncesine uzanıyor... Her nedense, sebebi
bilinmez bir şekilde, iki yıldır Türk Amerikan Dernekleri
Federasyonu himayesinde bu birliğe üye dernekler tarafından
düzenlenen Paterson Türk Festivali, yılbaşında yapılan seçimlerin
ardından yaşayan ayrışımın katkısıyla bu defa Federasyon’a bağlı
olarak değil de, New Jersey’de faaliyet gösteren bazı derneklerin
katılımı ile yapıldı.. Maksat, Federasyonun yeni yönetimine haddini
bildirmek... Bu davranışı sergileyenler arasında geçen sene
Federasyon yönetimine zaman verilmesi ve destek olunması nutkunu
atanlar da var ama oraya girmeye hiç gerek yok...
Geçen hafta Salı gününden beri telefonlarım susmadı... Olayın
içyüzünü öğrenmek için ben de telefona sarıldım... Toplantıya
katılan 4 ayrı kişiden ve sonradan konuştuğum iki gazeteci
arkadaşımdan gelen bilgiler birebir aynı... Geçen hafta New York
Türkevi’nde, Türk Amerikan Dernekleri Federasyonu tarafından
düzenlenen ve Türk Günü Yürüyüşü çalışmalarının konuşulduğu
toplantıda söz alan Karaçay Türkleri Camii Derneği Başkanı Nurettin
Demircan bu yılki festivali Federasyondan bağımsız olarak, New
Jersey’de faaliyet gösteren dernekler olarak düzenleyeceklerini dile
getiriyor.. Buna eyvallah... Ama ardından Türk Amerikan Dernekleri
Federasyonu Başkanı’na, yani kendi derneğinin üyesi bulunduğu çatı
kuruluşun Başkanına, toplantıda herkesin içinde “Sen yürüyüşe gelme,
gelirsen senin için iyi olmaz. Oradaki derneklerin hepsi ile
konuştum, hiçbiri seni istemiyor.” diyor...
İşte orada duracaksın Nurettin bey... Bana gazetede hangi haberleri
ne şekilde kullanacağım konusunda fikir vermeden önce kendinin
nerede duracağını bileceksin...
Bir defa senin Federasyon Başkanına “festivale gelme” deme lüksün
yok... Federasyon Başkanı hepimizi temsil ediyor. Onu da iki
yıllığına o göreve üye derneklerin delegeleri olarak sizler seçtiniz...
Sizin desteklediğiniz aday değildir, buna saygı duyulur... Demokrasi
zaten böyle birşey, çok oy alan kazanır... Ve aday olan kişi başkan
seçildikten sonra, en azından dönemi bitene kadar sizin de, bizim de
başkanımız olarak görev yapar... Başkanı sevmezsin, o ayrı konu. Ona
kimse karışamaz... Ama kendi şahsi meseleni toplum düzeyine taşırsan
orada yanlış yaparsın...
Hele bunun ardından “New Jersey’de tüm derneklerle görüştüm. Onlar
da benim arkamda ve hiçbiri seni istemiyor” demen yenir yutulur gibi
değil. Ne ilginçtir ki, bahsi geçen derneklerin ikisinin
yöneticileri ile festival günü yüzyüze, diğer derneklerden birinin
yöneticileri ise festival öncesi telefonla görüşüp durumu
soruşturdum, hiçbiri böyle bir şey söylemediğini ifade etti... Bunun
adı en hafif tabir ile ayıptır...
Federasyon Başkanına davet göndermezsin, yine gelir etkinliğe
katılır, protokolde yer verirsin ama konuşma yaptırmazsın ki
yaptırmadın, buna da eyvallah... Ama sakın ola kendi kişisel hıncını
almak adına tüm New Jersey Dernekleri adına konuşma... Kaldı ki ben
bu tür açıklamalarına başkanlığını yürüttüğün dernek üyelerinin de
yüzde doksanının karşı çıkacağını adım gibi biliyorum... Denemesi
bedava...
Bölücülere taviz vermeyelim, birlik olalım, ayrılmayalım diye nutuk
atıp, sonra böyle davranışlar sergilerseniz ortada hiç bir
inandırıcılığınız kalmaz... Derneklerde bunca senedir yöneticilik
yapmamış olsanız bunlar yine talihsiz bir hata olarak karşılanır...
Ama sizin gibi yıllardır dernekler içinde yoğrulan bir kişinin bu
hareketleri bilinçsizce sergilemesi bana göre mümkün değildir...
Dernek başkanlığı koltuğu da, Federasyon Başkanlığı koltuğu da
kimsenin babasının malı değildir.. Hakeden, hakettiği süre zarfınca,
o koltuğu doldurabildiği ölçülerde orada oturur... Dolduramayanlar,
oturdukları koltuklar kendilerine büyük gelenler de onurlu iseler
çekip giderler.
Tanıtım Elçiliği
Ülkemizden binlerce mil uzakta yaşıyoruz… Bazılarımızda vatan
hasreti, bazılarımızda ise sevdiklerimize olan özlem zaman zaman
içimizi yakıyor…
Amerika’nın yoğun ve yorucu iş temposundan vakit bulup görüşmeye
fırsat bulduğumuz zamanlarda ettiğimiz sohbetlerde ise ülkemizi
Amerika’da nasıl temsil edebiliriz konusunu masaya yatırıyoruz…
Çok değişik temsil ve tanıtım yolları var tabi… Türk Amerikan
Dernekleri Federasyonu (TADF) bu tanıtımı Türk Günü Yürüyüşleri ile
yaptığını düşünüyor…
Diğer bazı vakıflar ve kuruluşlar, yabancılara yönelik
düzenledikleri festivallerle bunu gerçekleştirmeyi amaçlıyorlar.
Bazı kurumlar Amerika’lı üst düzey eğitimci ve işadamlarını ülkemize
götürüp ağırlıyorlar... Bu tür imkanı olmayanlar ise, karınca
kararınca ellerinden geldiğince ülkemizi Amerika’lı arkadaşlarına
anlatıyorlar…
Geçen gün iş gezisi için gittiğim Boston’da yaptığı işlerle “Tanıtım
elçiliği böyle olur” detirtecek etkinliklere imza atan, aynı zamanda
Türkiye Cumhuriyeti’nin Boston’da Fahri Konsolosluğunu üstlenen
Erkut Gömülü ile buluştum.. 20 yıldır Boston’da yaşayan Gömülü ve
değerli eşi Ferhan Gömülü, birçoğumuzun hayallerini zorlayacak
projelere imza atmışlar… Her ikisi de aktif birer Türkiye elçisi…
Boston’da 1964 yılında kurulan New England Türk Amerikan Kültür
Merkezi’nin de başkanlığını yapan Erkut Gömülü, yıllardır
düzenlediği Boston Müzik ve Film Festivalleri ile Amerika’lılara
ülkemizi en güzel şekilde tanıtıyor… Gömülü yaptığı çalışmaları
anlatırken, “Yaptığımız festivaller öyle bir boyuta geldi ki,
çoğunluğunu Amerika’lıların oluşturduğu katılımcılarımız yanlarında
gelirken Türk komşularını getiriyorlar” diyor… Boston’un en görkemli
yapıtlarından ‘Muzeum of Fine Arts’da, özenle seçtikleri Türk
filmlerini yabancılara izleten Gömülü ailesi, aylar süren bu
özverili çalışmalarını her yıl iki defa tekrar ediyorlar…
Bu festivaller kapsamında düzenledikleri Türk mutfağı, belediye
binasında bayrak çekme törenleri, milli bayramlarımızda yapılan
kutlamaları burada yazmaya kalksam inanın köşem yetmez…
Gömülü ailesinin, sponsor kuruluşların katkılarıyla yaptığı
projelere gösterilen ilgiyi gıpta eden, diğer etnik kökenlerden
toplum üyeleri, fahri konsolosumuzdan kendilerine de yardımcı
olmalarını istiyor. Boston bölgesinde yaklaşık 8,000, tüm New
England bölgesinde ise toplam 16,000 Türk’ün yaşadığını dile getiren
Erkut Gömülü, özellikle Amerika’nın en fazla etnik kökenli nüfusuna
sahip olan Boston’da bu tür etkinlikler düzenlemenin önemine dikkat
çekiyor…
Düşünsenize, eğitimlerini tamamlamak için bir çok değişik ülkeden
gelen öğrencilerin ana merkezi konumunda olan Boston’da Derviş
Zaim’in veya Yılmaz Erdoğan’ın çevirdiği bir Türk filmini,
Amerika’lı izleyicilerin arasında seyrediyorsunuz… Bir anlamda bir
Türk filmini Amerika’lıların doldurduğu salonda misafir konumunda
izliyorsunuz… Ve bu projeler sık sık Boston’un en büyük tirajlı
gazetelerine haber oluyor…
Daha ne olsun?
Gelelim New York ve New Jersey’e… Buralarda nüfusumuz daha çok… Daha
iyi işler başarmamak için hiç bir sebep yok.. Ama nedense
birbirimizle didişmekten, birbirimizi çekiştirmekten bu gereksiz (!)
işlere vakit bulamıyoruz… Öncelikli olarak çatı kuruluşumuz TADF bu
alanda yapılan çalışmaları genişletmeli… Bir kaç yıldır yapılan
eklemeler var ama, bunlar da yeterli olmaktan şimdilik uzak…
Bu konuyu geçtiğimiz haftalarda Başkan Kaya Boztepe ile
konuştuğumuzda kendisi de Federasyon’un sadece Türk Günü Yürüyüşünü
düzenleyen bir kuruluş olarak görülmesinden duyduğu rahatsızlığı
dile getirmişti… Bu konuda değişik projeler üzerinde çalışıldığını
biliyorum… Umarım üye dernekler de bu konularda getirecekleri öneri
ve projelerle Federasyon’a destek olurlar… Yoksa ‘armut piş, ağzıma
düş’ diye beklersek, yirmi yıl sonra yine aynı konuları konuşuruz…
Bunların hiç birini yapamıyorsak, New York’daki Turizm Ataleşeliğine
yolumuz düştüğünde, cennet vatanımızı adım adım anlatan broşürlerden,
kitapçıklardan, posterlerden, CD’lerden alıp işyerlerimizdeki
arkadaşlarımıza dağıtalım…
Ben her zaman kendimi anavatana borçlu hissedenlerdenim... Eminim
bir çoğunuz da aynı düşünceleri paylaşıyorsunuz…
Peki bu borcumuzu böylece yavaş yavaş ödemeye ne dersiniz?
Şaka gibi
Yakından tanıyanlar bilir… En sevdiğim günlerden biridir
Nisan 1…
Her yıl aynı gün, kendimi hazırlarım türlü sürprizlere… Kimi, nasıl
işleteceğime dair planlar kurarım kafamda… Ve işyerime adım attığım
andan itibaren uygularım planlarımı...
Her yıl, aynı tür şakalarla avladığım dostlarım da var, değişik
versiyonlu şakalarıma maruz kalanlarda…
İlginç gelebilir size ama her yıl bir de istatistik tutarım bu
enteresan günde…
Mesela 2006’da “kekleme” oranım yüzde 85 iken, bu rakam 2007’de
yüzde 80’a düştü. Neyseki bu yıl üstün gayretimle oran yüzde 92’lere
çıktı. Demek ki bu sene iyi hazırlanmışım… Aslında bu oran daha da
yüksek olacak ama dost ve iş çevremden bazılarının takvimlerine
“aman Ural ararsa işlenme” diye not alması ve e-mail adreslerine 1
Nisan’da otomatik hatırlatma komutu bırakmaları işimi zorlaştırıyor…
Çok da ileri gitmem aslında şakalarımda… Şakazademi 2 dakika boyunca
trene bindireyim yeter.. Sonra basıveririm kahkahayı… Sonra tüm
şakalanan dostlarım bir sonraki yıl benden intikam alacaklarını
söylerler ama her nedense unutup giderler bu önemli (önemsiz mi
yoksa?) günü…
Öte yandan itiraf etmem gerekir ki çok kötü işletildiğim zamanlarda
oldu… Fakat bunlar bir elin parmaklarını geçmez…
Şöyle geriye doğru yaslanıp düşündüğümde 1 Nisan’la ilgili yaptığım
şakaların kimseye zarar vermediğini hatırlıyor ve rahatlıyorum…
Herhangi bir toplumun, bölgenin veya ülkenin kaderi ile bugüne dek
asla oynamadım…
Ancak görünüyor ki anavatanda 1 Nisan sezonu bu yıl erken açıldı…
Önce Başsavcı şaka gibi gerekçelerle Türkiye’nin son beş yılına
imzasını atan hükümeti idare eden bir partiyi kapatmak için dava
açtı… Sonra Anayasa Mahkemesi üyeleri bu davayı eksiksiz(!) bularak
oybirliği ile işleme aldı…
Davanın gerekçelerine, sayfalarca yazılan rapora, hangi eylemlerin
rapora konulduğuna hiç girmeyeceğim, bu benim boyumu aşar… Aslında
herşeye tamam da diyecem ama gerçekten insana “pes dedirten”
Cumhurbaşkanı’nın da davaya eklenmesi konusuna ne demeli? Anayasayı
su gibi ezbere bilenler ve oradaki “Cumhurbaşkanı vatana ihanet
dışında suçlamalardan dolayı yargılanamaz” ibaresini hayata
geçirmesi beklenenlerden bazıları, bu konuda hukuktan yana
olmamışlardır.
Kaldı ki, Cumhurbaşkanının yukarıdaki konuda yargılanabilmesi için
bile TBMM’den vize gerektiğini dikkate bile almamışlardır…
Kimse kimseyi kandırmasın… Günümüz Türkiye’sinde yaşananları hukuk
devleti olgusuyla veya demokrasi ile bağdaştırmanın olanağı yoktur.
1980’da hazırlanıp yürürlüğe giren anayasanın tüm eksikliklerini
kendi lehlerine işleten bazı kurumlar, bu yöntemle halk eliyle
silemedikleri bir oluşumu, ellerindeki güç ile ortadan kaldırmayı
amaçlıyor… Bütün bunları yaparken, kendileri kelime oyunlarını
sonuna kadar kullanıyor, ancak hükümete anayasa’da değişiklik
yapmanın yanlışlığını, biraz da tehditvari cümlelerle, açıklıyorlar.
Ondan sonrada ortamı germeyin mesajları yayılıyor…
Gerçekten şaka gibi… Benim Nisan 1 şakalarımı yolda bırakacak
nitelikte…
İnsanın canını ne sıkıyor biliyor musunuz? Tamam, hadi bunların
hepsini yapıyorsunuz, ama bari bütün bunları yaparken milletin
kutsallarını kendinize alet etmeyin…
Herkes gibi siz de bal gibi biliyorsunuz ki, amaç üzüm yemek değil..
O zaman vurun abalıya… Bunu yapacak gücünüz de var, belli, köşe
başları tutulmuş.. Ama hiç olmazsa neyi, ne için yaptığınızı, 70
yıldır elinizde bulunan makamlara başkalarının gelmesine
katlanamadığınızı, 16.5 milyon insandan oy alan bir partiyi
kurulduğu günden bu yana içinize sindiremediğinizi, açıkca, mertçe
ifade edin…
Yurtdışında, dış basında ve siyasi ortamlarda konuşulanları herkes
görüyor… Herkes bu işi yanlış buluyor, ama siz hala doğru yolda
gittiğinizi düşünüyorsanız canınız sagolsun… Ama bunu yaparken
lütfen başka kulplar bulmaya kalkmayın… Mertçe “size istemiyoz
kardeşim, çoğunluk ta olsanız size bu şansı vermeyeceğiz” deyin…
Aksi halde millet bu gerekçeleri okurken halen şaka yaptığınızı
düşünecek…
Hazımsızlık Sendromu
Ne kadar yazsak, çizsek boş… Kötü bir hastalığa yakalanmışız toplum
olarak… “Hazımsızlık Sendromu” diyebiliriz kısaca… Hem kendimiz bir
halt yapmayız, hem de yapana bir sürü kulp bulup takarız…
Sanki Amerika üzerinde yaşayan 25 milyon nüfusumuz var da,
birbirimizi beğenmeyip, kendi içimizde parçalara ayrılmaya
çalışıyoruz… Birbirimizi anlayıp hep birlikte hareket etmek yerine,
insanları sınıflandırıp, dışlama eğilimi gösteriyoruz...
İşin acısı, bunu yapanlar kağıt üzerinde eğitimli(!) ve kültürlü(!) olan
insanlarımız…
Ben yapamıyorsam, o da yapmasın…
Bizim dernek bu işten paye almıyorsa, o dernek de almasın…
O gruptan Türklerle iş yapacağıma, başka milletlerden destek ararım
daha iyi…
Onlar şu gruba ait insanlar, onlarla hiç bir şey yapılmaz, onların
gizli ajandaları var…
Ne deyim bilmem ki…
Her vesileyle o kenara ayırmaya çalıştığınız insanlar kadar, taş
düşmesin başınıza e mi?
Ne yapmaya çalışıyoruz Allah aşkına?
Lütfen biraz dürüst olalım… Birlik ve beraberliğe ihtiyacımız var
mi? Sonuna kadar… Toplum liderlerimiz de bunu günde üç öğün
öğütlüyorlar mı?
Evet… O zaman niye halen armudun sapı, üzümün çöpü diyoruz? Maalesef
halen çağın 30 yıl gerisinde kalanlarımız var… Hem de en kültürlü
geçinenlerimiz arasında…
Kendisine sorsan, toplum için her türlü fedakarlığı yapan insanların
başında gelir.. Ama toplumu bölecek fikir ve davranışları
sergilemekten asla geri durmaz… Toplumda bir şey bulamazsa,
anavatanımızı felaketlerden (!) kurtarmaya çalışır.. Oradan da bir
şey çıkaramazsa, askeri konulara el atar… Her konuda kendini uzman
görenlerimizin sayısı azımsanamayacak kadar fazla…
Halbuki herşey gayet açık… Gayeni, hedefini koy ortaya, mert ol…
Sağa sola kıvırma... Niyetini açık açık söyle…
Ülkeni siyasi arenada mı temsil etmek istiyorsun? Bırak işini gücünü,
yerleş Türkiye’ye, çalış dersine, bir parti seç kendine, hazırlan
seçimlere ve gel göreve…
Askeri konularda mı yetenekli olduğunu düşünüyorsun? O alanda
eğitimini al, yetiştir kendini, kademe kademe çık ordunun en
tepesine…
Ama nedense böyle kafadan sallaması daha kolay geliyor kimimize…
Uzaktan sallayabildiğin kadar salla… Ne kadar tutturabilirsen artık…
Ülkeyi kurtarmak senin elinde… 550 vekil hiç birşey bilmiyor, en
doğruyu sen biliyorsun…
Adama sorarlar yahu.. Bugüne kadar ülken için ne yaptın?
Uzun süredir bu ülkede görev yapan bir profesör çıkıyor, Türkiye’de
çıkan bütün fitne fücur yazıları Türk elektronik haberleşme
gruplarına iletiyor... Sanki o gruplara üye olan kişiler istese, o
yazılara ulaşamayacak… Konular mı? Vatan nasıl kurtarılır, neden
askerler erken çekildi, niye felan siyasi parti şu uygulamayı yaptı…
Sorumluluk makamındakilerden daha sorumlu hissediyor olmalı kendini…
Peki ya demezler mi adama, vatanından önce sen buradaki
vatandaşlarımız için ne yaptın? Mesela eğitim verdiğin okulda kaç
Türk öğrenciyi asistan olarak yetiştirdin? Veya kaç tane Türk
öğrenciye referans mektubu verdin? Hele bazıları var, iflah olmaz
tonda, şuursuzca konuşuyor… Her yaptıkları işe Atatürk’ü referans
gösteriyor ama onun 90 yıl önce verdiği “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh”
mesajının manasını bugün bile anlamıyor... Veya anlamamazlıktan
geliyor... Peki kendi içinde barışı, kardeşliği, bütünlüğü
sağlayamadan hangi hedefe ulaşacaksın?
Güldürmeyin insanı…
Yapılan sanki bir futbol maçı… Kendi dilinden, dininden, ırkından
olan insanları inançlarından, yasayış tarzlarından, dini
tercihlerinden dolayı, karşı takım ilan etmiş, “maç yapalım” diyor…
Yaptıkları tek tezahürat var.. “Vur, kır, parçala, bu maçı kazan…”
Ah bir de hep golleri kendi kalemize attığımızı toplum olarak bir
farkedebilsek…
Peynir Gemisi
Biliyorsunuz yaklaşık 1 yıldır Amerika’da kurulmuş olup, çatı
kuruluşlarımız olan Türk Amerikan Dernekleri Federasyonu’na ve
ATAA’ya üye olan derneklerimizin kuruluş öykülerini ve yaptığı
etkinlikleri sayfalarımızda sizlerle paylaşıyoruz... İçlerinde balo
ve piknikle yılı geçirenler de var, yaptıkları hizmetlerle burada ve
Türkiye’de yaşayan soydaşlarımıza hizmet edenlerde...
Dernek kurmanın hiç de zor olmadığı bir ülkede yaşıyoruz. 5 kişilik
bir grup oluşturup, bir tüzük hazırlayıp, gerekli makamlara
başvuruları yapıp bir dernek kurmanız en fazla bir haftanızı alır...
Peki, bu dernekleri kuruyoruz da ne oluyor? Kurmadan önce
hedeflerimizi oluşturup, altyapısını hazırlayıp, emeklerimizi bu
hedeflere varma yolunda kullanabiliyor muyuz?
Yoksa sadece “bizim de bir derneğimiz olsun, birimiz başkan, bi-rimiz
yardımcısı olsun, yarın bir gün soran olursa kartvizit verecek
durumumuz olsun.” diye mi düşünüyoruz...
Yıllardır derneklerle içiçe olduğumuz için artık her birinin ne
yapıp ne yapmadığını, avantadan ne kaptığını, kimlere ve hangi
amaçlara hizmet ettiğini az çok biliyoruz...
İyi niyetli olmak istiyoruz, ama bunun için çok fazla sebep
bulamıyoruz... İşte ümitsizliğin tavan yaptığı bu günlerde imdadıma
sevgili Ali Çınar’ın Bakıma Muhtaç Türk Çocukları Koruma Derneği
Başkanı Gökhan Mutlu ile yaptığı röportaj yetişiyor... Bu röportajı
mutlaka okuyun...
Okuyun ki, içimizden bazılarının ne tür hayırlı hizmetlere vesile
olduğunu öğrenin.
Okuyun ki, herkesin bir makam ve mevki için birbirinin kuyusunu
kazdığı dönemde, bazı güzel insanların anavatanda yardıma muhtaç
çocukların dertlerine derman olmak için nasıl çalışıp didindiklerini
öğrenin...
Dile kolay... Şu anda 350’den fazla öğrenci bu derneğin değerli
koruyucu aile üyelerinin gayretleri ile anavatanda eğitimlerini
sürdürüyorlar... Kimisinin başında babası yok, kimisinin ailesinin
durumu çok kötü.
Belki bu güzel insanlar binlerce kilometre uzaktan yardım elini
uzatmasalar, o mahzun yavrular karanlık dünyalarının içinde karanlık
işlere bulaşıp gidecekler... Belki hep eğitim arzusuyla yanıp
tutuşurken, ellerinde imkan olmadığı için eğitim göremeden hayata
veda edecekler...
Bu kadar çaresiz insana çare olmak ne büyük mutluluk, ne büyük onur...
Hem de bu hizmet yeni bir olay değil. Tam 37 senedir sürüyor... Yani
ben daha doğmadan... Sessiz, derinden, reklama kaçmadan, makam
peşinde koşmadan, gazetelerin parlak sayfalarında yer almadan...
Bu bursları alan nice öğrenciler doktor çıkmış, avukat çıkmış, şimdi
onlar da zorda olan kardeşlerine yardım ediyorlar... Bundan daha
büyük mutluluk olabilir mi?
Her zaman, başımıza ne geldiyse, eğitimsizlikten gelmedi mi? Her
zaman, her vesileyle, bunun ne denli büyük bir eksiklik olduğunu
söylemez miyiz?
Peki bunu gidermek için veya en azından bu problemin çözümüne
katkıda bulunmak için neler yapıyoruz? Ben ‘Bakıma Muhtaç Türk
Çocukları Koruma Derneği’nin çalışmalarını okuyunca gerçekten
duygulandım...
Sizler de okuyup duygulanırsanız, çorbada bizim de tuzumuz olsun
derseniz, garip kalmış bir yetime umut ışığı olmak isterseniz,
mutlaka bu derneğimizin yetkilileri ile irtibat kurunuz... İnanın
bir çocuğun yüzünü güldürmek, bir hayır duasını almak, size ömür
boyu yeter... Yine sayfalarımızda göreceksiniz, anavatanımızdaki
garibanları düşünen başka kuruluşlarımız da var..
Texas’daki Turant Derneği ve bu derneğin gönüllü elçileri, zor hayat
şartları altında eğitim görmeye çalışan yavrularımıza kışlık
giyecekler topluyor.. Onlar da kısa zamanda bu yardımları gerekli
yerlere ulaştırarak yavrularımızı sevindirecekler...
Peki bunları yapmak çok mu zor? Neden daha çok derneğimiz bu tür
yardım kampanyalarına girişmiyor? Yoksa piknik ve baloları
düzenlemek daha mı kolaylarına geliyor? Kimse alınıp gücenmesin...
Eğlenceler de yapılmasın demiyorum ama sadece etkinlik olarak bunlar
yapılıyorsa, derneklerden ve yöneticilerinden rica edeceğim, lütfen
bunları birer lütuf ve hizmetmiş gibi, allandıra ballandıra
anlatmasınlar...
Bakıma Muhtaç Türk Çocukları Koruma Derneği’nin ve Turant derneğinin
çalışmalarını duyduktan sonra ben bu hikayelere tokum...
Herkes kendi işine baksın
Federasyon’da beklenen seçimler yapıldı, yeni başkan ve icra kurulu
seçildi... Bu sefer belki daha dostane bir seçim olur diyerek umut
ettik ama maalesef yine aynı tas, aynı hamam...
Seçimleri takip etmek üzere evden çıkmadan önce haberlere bakarken
gözüme takıldı... CHP Samsun kongresinden küfürlü yumruklu
sataşmalar ekranlara yansıyordu... Umarım New York’da da bu defa
böyle olmaz dedim ama nerdeeee... Dünyanın hangi bölgesinde olsak
biz aynı biziz... Birbirimize saygı yok... Karşımızdakini dinleme
nezaketi yok... Karşılıklı fikirlere saygı yok... İnançlara saygı
yok... Yok oğlu yok yok...
Varsa yoksa hır gür.. Varsa yoksa kavga, kabadayılık, laf atma,
sataşma... Aklınıza ne gelirse... Ne için? İki yıllık Federasyon
Yönetimi için...
Peki ne olacak sonunda? Yönetici olanların herbirinin başı göğe erip,
diğerleri bataklığa mı batacak? Ayıp... Hem de kocaman ayıp...
Neden hepimiz, birbirimizin samimiyetinden şüphe ediyoruz? Neden
herkes, sadece ve sadece kendilerinin veya kendilerine bağlı grubun,
milliyetçi, ulusalcı, vatansever, dürüst olduğunu düşünür? Neden
aynı sıralarda oturan ama başka fikirler taşıyan insanların da
onlarla aynı amaca hizmet için mücadele etmek istediklerini
kavrayamaz?
Seçimlerden önce her iki başkan adayı da bu göreve soyunmanın akıllı
bir iş olup olmadığı konusunda emin olmadıklarını dile getiriyorlar...
Gerçekten de öyle... Onlara bunu söyleten ne? İşte yukarıda
anlattığımız olaylar...
Sen ailenden, dostlarından, zamanından fedakarlık yap, başkanlık
için aday ol, karşılığında bol acılı küfürler gelsin... Belgesiz,
suretsiz “para yedi, hırsız, vatan haini” suçlamalarıyla karşı
karşıya kal...
Halbuki geçen sayıda yazdığım gibi her iki başkan adayının da
dostlukları yıllar öncesine dayanıyor... Her ikisi de birlikte aynı
dernekte yıllarca omuz omuza çalışmışlar... Seçimlerin ardından yeni
Başkan Kaya Boztepe kürsüde rakibi Şinasi Köse ile kucaklaşırken
“Benim çocuklarım kendisine dede der” diyor, Şinasi Köse de
tasdikliyor.. Ve ekliyor... “Bütün gücümle senin yanındayım.”
Peki adaylar böyle derken, birbirlerini tebrik ederken, bazı
delegelerin onları seçimlerin hemen ardından bile ayrı düşürme
çabası niye? Maalesef delegeler içinde iyi niyetli olmayanlar var...
Koltuk isteyenler, paye arayanlar, intikam ateşiyle yanıp tutuşanlar
var... Hem kazanan, hem kaybeden isme burada çok büyük sorumluluklar
düşüyor. Bunlar Federasyonun içinden temizlenmedikçe kimseye hayır
yok... İsmi karışıklığa sebep verecek herkes bu oluşuma, eğer destek
verecekse, dışarıdan yardım etmelidir. Bozguncular diskalifiye
edilmelidir... Benim tanıdığım Şinasi Köse, sözünü tutacak ve
yıllardır kendisini evladı, çocuklarını torunu olarak gördüğü yeni
başkan Kaya Boztepe’ye elinden gelen yardımı yapacaktır... Ve tabii
Kaya Boztepe’de babası yerinde gördüğü Şinasi Köse ile arasındaki
kırgınlıkları bitirip, onun tecrübelerinden yararlanma yoluna
gidecektir... Temennilerimiz bu yöndedir...
Peki şimdi seçimler bitti, bundan sonra neler olacak... İşte herkese
açık teklif...
Gelin hep birlikte her birimiz dikkatlice ve medenice yapılacak
çalışmaları izleyelim... Doğru gördüğümüz adımlarda ufak tefek
kişisel menfaat hesaplarını bir kenara atıp hep birlikte omuz omuza
ülkemiz ve burada yaşayan halkımızın hakları için mücadele edelim..
Yanlış gördüğümüz yerlerde de, yine hep beraber, ama yine uygarca,
yanlışlıkları dile getirerek yeni yönetimi uyaralım...
Türkiye’de bugünlerde meşhur bir söylem var... “Herkes kendi işine
baksın”
Yeni yönetim icraatlarını gerçekleştirmeye başlasın... Dernek ve
delegeler yapılanları gözlemlesin, projelere yardımcı olsun...
Görülen yanlışları yönetime iletsin, ayrıca medya kurumlarını
bilgilendirsin... Medya kurumları yapılan çalışmaları ve
etkinlikleri en ücra köşede yaşayan soydaşlarımıza duyursun...
Gerekli görülen durumlarda yapılan yanlışlığı yöneticilere
hatırlatsın... İnanın biraz iyi niyetle, biraz da gayretle
olabilecek şeylerdir bu söylediklerim...
Yoksa iki yıl sonraki seçimlerde de aynı filmi izleriz.. Yine o
zamanda Türkiye’deki bütün yazılı ve görsel basına benzer fotoğraf
kareleri ve video görüntüleri ile malzeme oluruz... Benden
söylemesi...
Seçim için geri sayım
Amerika’daki Türk derneklerinin bağlı bulunduğu iki çatı
organizasyondan biri olan ve merkezi New York’da bulunan Türk
Amerikan Dernekleri Federasyonu’nun yeni yönetiminin seçilmesine
artık sayılı günler kaldı.
Kaya Boztepe ve Nurhayat Kınay’ın ardından geçtiğimiz günlerde
adaylığını ilan eden ve şu andaki yönetimde İkinci Başkanlık
görevinde bulunan Şinasi Köse ile aday sayısı 3’e yükseldi. Ancak
delegelerin birçoğu Nurhayat Kınay’ın seçimler öncesi konuşmasını
yaparak diğer adaylardan Kaya Boztepe lehinde çekileceğini düşünüyor.
Bugüne kadar adaylığını açıklayıp seçimler ve liste konusunda
herhangi bir açıklama yapmaması da bu iddiaları güçlendiriyor. Bu
şartlarda seçimin Kaya Boztepe ile Şinasi Köse arasında geçmesi
bekleniyor.
Okurlarımız hatırlayacaktır, bundan yaklaşık bir ay önceki köşe
yazımda başkan adaylarının sahip olması gereken özelliklere
değinmiştim. Tabi bunlar benim fikirlerim ve bu fikirlerimde
herhangi bir değişiklik yok. Gelelim bugünlere... Adaylığını o
günlerde ilan eden Kaya Boztepe, geçtiğimiz hafta sonu da icra
kurulunda görev yapacak arkadaşlarını New York Türkevi’nde
düzenlediği bir basın toplantısıyla kamuoyuna tanıttı.
Boztepe düzenlediği bu toplantıda, şu anda Federasyo-nun halk ile
kopuk bir durumda olduğunu ifade ederek, halkı yeniden Federasyon
ile barıştırmak için çeşitli çalışmalar yapacaklarını dile getirdi.
Kaya Boztepe Federasyon delegelerinin oldukça yakından tanıdığı bir
isim. Bir çok kez genel ve mali kurullarda divan başkanlığı görevi
üstlenen, Amerika doğumlu, İngilizce ve Türkçe’yi etkili
kullanabilen bir aday. Ticaretin içinden gelmesi, genç olması, daha
önce toplum içinde değişik görevler üstlenmesi hanesine artı olarak
yazılabilecek bazı özellikleri.
Zaten şu ana kadar Kaya Boztepe’ye yapılan eleştiriler, kendisinden
ziyade eski Federasyon başkanlarından Ata Erim’in adayı olduğuna ve
onun sözünden çıkmayacağına yönelik idi. Kaya Boztepe yaptığı seçim
çalışmalarında ve toplantılarında bu iddiaları kesin bir dille
reddetti. Kimsenin adamı olmadığını, kendi istediği ve hür
iradesiyle bu yarışa katıldığını açıkladı.
Adaylığını geçtiğimiz günlerde açıklayan Şinasi Köse ise Amerikan
Türk toplumu'nun en çok tanınan simalarından biri. Uzun yıllar önce
kurduğu, başkanlığını yürüttüğü, şimdi de onursal başkanlığını
üstlendiği İstanbul Spor Kültür Derneği kanalıyla geleneksel olarak
düzenlediği 30 Ağustos Zafer bayramı turnuvaları ile özellikle spora
gönül veren soydaşlarımızın takdir ettiği bir isim.
Türk Amerikan Dernekleri Federasyonu’nun değişik kademelerinde görev
yapan Köse’nin en önemli özelliği ise sakin bir yapıya sahip olması
ve dernekler arasında arabulucu ağabey rolünü üstlenmesi. Yaşadığı
tecrübeler hesaba katıldığında şu andaki Federasyon yönetimi içinden
çıkabilecek en güçlü isimlerin başında geliyor. Şinasi Köse’nin de
diğer aday Kaya Boztepe gibi şahsına yönelik eleştiriler minimum
düzeyde. Onun yaşayacağı en büyük dezavantaj, şu andaki yönetimin
içinden olması.
Zaman zaman icraatlarını eleştirdiğimiz şu andaki yönetimde iki yıl
boyunca görev yapan Köse, derneklerle yapacağı görüşmelerde sanırız
en çok bu konuda zorluk yaşayacak. Şinasi Köse’nin bu dezavantajı,
şu andaki mevcut kadroyu yenileyerek aşmayı denemesi bekleniyor.
Adaylarla ilgili son olarak şu bilgileri verelim de, okurlarımızdan
bilmeyenler varsa, onlar da bilgi sahibi olsunlar.
Kaya Boztepe ve Şinasi Köse’nin arkadaşlık ve dostlukları çok
eskilere dayanıyor. Aynı dernekte görev yapan iki isim yıllarca
baba-oğul olarak ilişkilerini sürdürdüler. Ancak kaderin garip
cilvesine bakın ki, bu seçimlerde birbirlerine rakip oldular. Her
iki aday da geçmişte paylaştıkları hayata ve birbirlerine olan
saygılarından dolayı birbirleri hakkında şu ana kadar olumsuz
konuşmalar yapmadılar.
Bu noktada görev delegelere düşüyor. Görünen o ki bu seçimlerde
başkan adayları kadar yönetime alınacak isimler de delegelerin
oylarının dağılımında çok önemli bir rol oynayacak. Peki tüzük,
naylon dernekler, o gün kapı önünde ayarlanan delegeler, son
dakika’da tükenmez kalemle yazılan listeler? Yapacak bir şey yok. Bu
seçimde de işlemler “aynı tas, aynı hamam” esasına uygun olarak
yapılacak. Eeee, o zaman seçimin sonucu ne olacak? Onu da bekleyip
göreceğiz...
Facebook’un Yararları
Bugünlerin en moda web sitesi facebook. Üye sayısı hergün
katlanarak artıyor. Teknoloji’yi anında takip etmede(!) öncü ülke
olan anavatanımızdan hatırı sayılır sayıda üye var. Bir rivayete
göre Amerika ve İngiltere’den sonra nüfus oranına vurulduğunda en
çok üye sayısı sıralamasında 3. sıradayız. Siteye eski dostlarını
arayanlar da üye oluyor, yeni yoldaşlar bulmak isteyenlerde…
Tabi facebook (www.facebook.com) böylesine gündemde olan bir
web sitesi olunca, herkes bir tarafından çekiştiriyor. Şimdiye kadar
genellikle zararlarını ele aldı yazar ve çizerlerimiz.. Peki hiç mi
yararı yok bu sitenin? Olayı biraz da bu açıdan irdelemeye ne
dersiniz?
Öncelikle bu site hakkında hiç bilgisi olmayanlar olacağını
varsayarak kısa bir bilgi verelim okurlarımıza… Efendim, facebook
insanların birbirleri ile sanal ortamda iletişim kurmasına aracılık
eden bir sosyal paylaşım sitesi. Sisteme üye olan herkes birbirine
ulaşabiliyor. İlkokul arkadaşlarınızı da bulabilirsiniz, 20 sene
önce yaşağıdınız mahalledeki arkadaşlarınızı da… İlginç bir öyküsü
var sitenin. Üniversiteden ayrılan Mark Zuckenberg 2004 yılında
California’da şirketin temellerini atıyor. Bugün üye sayısının 60
milyonu geçtiği ve bu üyelerin en az yarısının günde bir defa siteyi
ziyaret ettiği yazılıp çiziliyor. Dünyada en fazla ziyaret edilen 7.
site olduğu bilgisini de eklersek varın yoğunluğu siz hesaplayın…
Peki bu kadar bilgiden sonra biraz daha derinlere inmeye ne
dersiniz? Yaklaşık 2 ay önce New York’da bir toplantıda sevgili
arkadaşım Ali Çınar eski arkadaşlarının çoğuyla yeniden buluşmanın
heyecanını yaşağıdını söyleyerek “Senden başka herkes üye oldu,
neden halen facebook’da yoksun?” diyerek zihnimi bulandırdı.. O
zamana kadar da bir çok arkadaş tavsiye etmiş, ancak 236 tane
hatırlamak zorunda olduğum kullanıcı adı ve şifrelere yenisini
eklememek için direnmiştim.. Boşuna direnmişim meğer…
O gece toplantıdan eve geldiğimde hemen üye olup, baktım
neler olup bittiğine… Gayet sade ve kullanımı kolay… Hemen aklıma
gelen isimlerden eski dostlarımı aramaya koyuldum.. İlk etap
başarısızdı… Ertesi gün bu sefer okul isimlerini de yazıp oradan
araştırınca 18 yıl önce ortaokul sıralarında ayrılıp bir daha
görüşme imkanı bulamadığımız sevgili arkadaşlarım Serkan ve Aylin’e
ulaştım. Sonra, Muharrem, Cengiz, Faruk…
Heyecanla bu defa 15 senedir görüp konuşamadığım lise
arkadaşlarımı aramaya koyuldum.. İşte Bülent, Mustafa Kemal, Güray,
Fırat da karşımdaydı. Sonra 15 yıl önce yaşadığım mahalleden
kardeşçe büyüdüğümüz Ercan, Emrah, Gökhan… Şimdilerde üniversiteye
giden kardeşlerimiz muhtemelen “sanki çok büyük olay” diye
içlerinden geçiriyorlardır.. Onlar eminim mezun olduklarında
arkadaşlarından e-mail adreslerini almışlardır ama o zamanlar bizim
böyle bir şansımız yoktu.. Internet diye bir şey yoktu hayatımızda…
En fazlasından telefonla iletişim mümkündü, o da tabi ev telefonu…
Zira o zaman cep telefonları da yoktu… İnanın her eski dostumu
bulduğumda hazine bulmuş gibi seviniyorum...
Sadede gel diyorsanız geldim işte… Şimdi elinizin altında
böyle bir imkan var… Yıllarca görmediğiniz arkadaşlarınızla
mesajlaşıyorsunuz, eski zamana ait fotoğraflarınızı sanal ortamda
paylaşıyorsunuz, yeni halinizi dostlarınızın seyrine sunuyorsunuz…
Peki, tehlike bunun neresinde? Eğer kaçakçı değilseniz,
yanlış bir olaya karışmamışsanız, kimseyle alıp veremediğiniz yoksa
resimlerinizin orada olmasının ne zararı var?
Gelelim kişisel bilgilerin ortalıkta olmasının sakıncaları
kısmına... Eğer geçmişinizde yaptığınız ve şimdi gizlemek zorunda
olduğunuz hatalarınız yok ise, yolunuz sonuna kadar açık. Kendinize
ait ne kadar bilginin herkes tarafından bilinmesinde sakınca
görmüyorsanız, sadece o kadarlık bilginizi oraya koyun… Kan
davalınız yoksa, düşmanlarınız yoksa, herhangi bir suçtan
aranmıyorsanız buyrun facebook’a…
Bir diğer konu da tanımadığınız kimselerden gelen arkadaşlık
gönderileri. Bu noktada facebook’a niye üye olduğunuz önem taşıyor.
Eğer siz oraya üye olurken sadece ve sadece eski dostlarınızı,
arkadaşlarınızı bulmak ve şu anda da samimi olduğunuz kişilerle
bilgilerinizi paylaşmak istiyorsanız mesele yok.. Tanımadığınız
kimselerden gelen teklifleri silersiniz olur biter… Yine sizin
listenizde olduğu takdirde sizin isminizi referans olarak
kullanacağından şüphelendiğiniz kişiler varsa, onları da görmezden
gelirsiniz, olur biter...
Bütün bunlar demek değildir ki facebook’da herşey güllük
gülistanlık. Ama bir düşünün. Zaten tüm hayatımız sanal ortama
taşındı. Kredi kartı ödemelerimizi internetten yapıyoruz. Yıllardır
internet bankacılığı yapıp bankamızın şubelerine ayda bir uğruyoruz.
En mahrem konularımızı birbirimize e-mail yazarak paylaşıyoruz.
Bütün bunları yaparken ne kadar tehlikedeysek, facebook’la da
maksimum o derecede tehlikedeyiz…
Uzun lafın kısası, facebook’u öcü gibi görmek bana pek de
anlamlı gelmiyor. Tamam, belki güvensiz gördüğünüz noktaları
olabilir.. O zaman da üye olmazsınız, olur biter… Eminim bir bayram
yazısı bekliyordunuz benden ama ben de facebook’un rüzgarıyla
savruldum bu bayram arefesinde…
Bu yılki Kurban Bayramınız, hayatınızda yaşadığınız en güzel
bayram olsun…
Bir sonraki sayımızda buluşmak üzere…
Başkan Aranıyor
Türk Amerikan
Dernekleri Federasyonu’nda son haftalarda bir hareketlilik
gözleniyor. Hareketliliğin kaynağı yapılan etkinlikler değil elbette.
Şimdilerde gündem, Ocak ayında yapılacak Genel Kurul’da kimin başkan
seçileceği. Herkes artık bu konuya odaklanmış durumda. Kulis
faaliyetleri son hızla devam etmekte. Şu ana kadar iki isim
adaylığını resmen açıkladı. Federasyon’un şu andaki yönetiminden de
bir kişinin aday olacağı ve 4. bir adayın da sürpriz olmayacağı
konuşulanlar arasında...
Türk Amerikan
Federasyonu’nun içinde bulunduğu konum hepinizin malumu. Maalesef
istenilen birlik ve beraberlik bu dönemde de sağlanamadı. Durum
böyle iken yeni dönem için seçilecek başkan adayının toparlayıcı bir
isim olması büyük önem taşıyor. Tabi oluşturacağı kadroyu da
kalifiye isimlerden seçmesi en büyük şart. Eminim yazılanlar
bazılarını mutlu etmeyecek ama dilerseniz bu zorlu görevi üstlenecek
kişide olması gereken özellikleri hep beraber bir masaya
yatıralım...
Evvela seçilecek
Başkan nasıl bir göreve aday olduğunun bilincinde olmalı... Eğer
kalkıp 30’dan fazla derneğin çatı kuruluşunun en tepesindeki isim
olmaya adaysanız, iki yıl boyunca yaşanacak bütün zorluklara göğüs
germeniz gerektiğini bilmelisiniz. Mutlaka her hareketinizde sizi
alkışlayıp yağlayan bir güruh olacaktır ama bununla birlikte yanlış
yaptığınızda sizi eleştirecek ve doğruları seslendirecek dernek ve
medya temsilcileri olacaktır. Bunları duyduğunuzda sinirlenip
gücenecekseniz, size karşı düğmeye basıldığı seneryolarını
yazacaksanız bu adaylık size ağır gelir...
Adayın sahip
olması gereken ikinci önemli özellik, içinde yaşadığımız ülkenin tüm
şartlarına haiz olmasıdır. Siyasetten ekonomiye tüm gidişatı takip
edebilmesidir. Bunun içinde Amerika’da belli bir süre yaşamış olmak,
Türkçe ile birlikte İngilizce’yi de akıcı ve etkili bir şekilde
kullanabilmek gerekmektedir... Aday olunulan makam gerektiğinde
Amerika’nın siyasetine yön veren insanlarla irtibatta olma makamıdır.
Onlara dertlerimizi, tezlerimizi, sıkıntılarımızı ve ihtiyaçlarımızı
en etkili bir şekilde anlatma makamıdır. Derdimizi Türkçe
anlatamayacağımıza göre, gerçekten etkin ve güçlü bir Federasyonu
arzuluyorsak başta Başkanın ve sonra yönetim kurulu üyelerinin
tamamı eğitimli, kültürlü, vatanını milletini seven, makam ve şöhret
hesabı yapmayan kimselerden oluşmalıdır... Aksi halde isimler
değişse de “aynı tas, aynı hamam” düzeneğini devam ettiririz...
Başkan adayı
yaşamı ile topluma örnek bir Türk Amerikan vatandaşı olmalı...
Geçmişinde lekeler olan ile şimdiki yaşamı örnek insan tanımına
uymayanlar bunun sıkıntısını görev yaptıkları süre boyunca, belki de
daha uzunca bir süre çekecekler. Zira Başkan olduklarında
görevlerini başarıyla yürütemedikleri takdirde rakiplerinin bir
silahı da başkanın geçmişinde yaptığı yanlışlar olacak... Bunlar
ısıtılıp fırına verileceğine göre, o makama gelip rezil olmaktansa,
bu adaylıktan vazgeçmek belki daha hayırlı olacaktır. Başkanlık
ayrıca “şov” makamı da değildir. Evet, kitleleri harekete geçirmek,
toplumu biraraya getirmek, etkili bir konuşma ile sağlanabilir ancak
bunu herhangi bir spor klübünün taraftarı edasıyla yapmak bir
Başkana asla yakışmayacaktır.
Seçilecek başkan
ne söylediğini bilen, sözünün arkasında duran, hiç kimseden emir ve
buyruk almayan, yapılacak faaliyetlerde kararları yönetim kurulu ile
alıp uygulayan bağımsız bir kimlik olmalıdır. Bu zamana kadar
yaşanan sıkıntılardan temelinde bu konu vardır. Eğer gücünüz
yetiyorsa, alnınız ak, gönlünüz pek ise, anlatın derneklere
projelerinizi, isteyin oylarını... Tabi burada ayak oyunları ve
naylon dernekler konusu tüm adayları zorlayacaktır ama o konuyu da
bu zamana kadar bu sorunu çözmeyenler düşünmeli...
Başkan adayının
sahip olması gerek diğer bir özelliği, hesap kitap bilmesidir. Aday
olunulan görev mali konularda yeni açılımlar üretmeyi mutlak kılar...
Siz hesaplarınızı buna göre yapmaz da, her zamanki yerlerden kaynak
sağlama planlarına girişirseniz, biliniz ki zorda kalırsınız... Eğer
“Kral Çıplak” oyununu sahnelemeyecekseniz bu konuda yeni projelerle
gelmeniz kaçınılmaz...
Merhum Nasrettin
Hoca’nın bir fıkrası ile yazımızı tamamlayalım isterseniz... Testi
ile çeşmeye su almaya giden çocuğa hafiften bir fiske vurur merhum.
Görenler merak edip sorar, “Hocam, çocuğa niye vurdun, testiyi mi
kırdı sanki?” derler. Merhum hoca gülümser, “Kırdıktan sonra
dövmenin ne alemi var?”...
Biz
düşündüklerimizi seçime yaklaşık 45 gün kala yazdık. Beğenmeyen
başkan adayları elbet çıkacaktır... Şimdiden söyleyelim... Yanlış
kişilere ve işlere artık toplum olarak tahammülümüz yok... Madem
toplum içinde birlik olacağız, bunu en tepeden başlatmalıyız. Zira
balık baştan kokar...
Şimdi Şahlanma Zamanı
Merhaba, Milletçe moralsiz günler yaşıyoruz. Anavatanda son bir ay
içinde yoğunlaşan hain saldırılar, dost bildiklerimizin aymazlıkları,
verilip tutulmayan sözler ve memleketi uğruna şehit olup giden
Mehmetçikler…
Amerika Dışişleri Bakanı Rice Türkiye’ye gidiyor, Başbakan Erdoğan
Amerika’ya geliyor… Ama her iki ziyarette eski kalıplaşmış
ziyaretlere benzemiyor…
Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin oyları ile Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan’ın mesajları gayet net ve açık.. “Artık bu problemi
sonlandıracağız. Dost olduğunuzu gösterip bizimle olsanızda
sonlandıracağız, uyuma modunda kalsanızda…” Bu iş artık gerçekten
hepimizin canını çok sıkıyor…
Ancak hükümetiyle, askeriyle kafa kafaya verilip gerekli
çalışmaların kararlıkla sürdürüldüğünü görmek en azından hepimizi
biraz rahatlatıyor. İşte böyle bir ortamda Amerika’da bugünlerde iki
anlamlı etkinlik var.
Anavatanımızda Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim’in
öncülüğünde başlayıp, Haber Türk televizyonunun kampanyayı
genişletmesi ile tüm Türkiye genelinde yayılan yardım kampanyasında
alınan çok başarılı sonucun ardından benzer bir çalışma da
Amerika’da başlatıldı. İstanbul Üniversitesi Mezunları Derneği, Türk
North America internet sitesi ve DFH Marketing öncülüğünde yürütülen
yardım kampanyasına Amerika’daki diğer kuruluşlarımızın da destek
vermesi ile yardımlar çığ gibi büyüyor. Tüm okurlarımızı ve
vatandaşlarımızı bu duyarlı kampanyaya katılmaya davet ediyorum.
Yapacağınız işlem gayet kolay. Banka aramanıza, aracı bulmanıza,
havale çıkarmanıza hiç gerek yok. www.mehmetcik.org.tr sitesine
girip, online bağış sayfasına ulaşıyorsunuz ve gönlünüzden kopan
yardımı kredi kartı ile anında şehitlerimizin ve gazilerimizin
ailelerine yardım amacıyla kurulan Mehmetçik Vakfına
ulaştırıyorsunuz. Konuyla ilgili olarak başka kuruluşların da
kampanyaları mevcut. Hepsi güzel, hepsi anlamlı. Hepsi aynı kapıya
çıkıyor.
***
Son günlerde Türkiye’nin neredeyse bütün illerinde yapılan terörü
protesto mitinglerinin ardından bir çok okuyucumuz arayıp,
Amerika’da neden böyle bir miting yapılmadığını sordu… Mutlaka
yapılmalı fikrinde anlaştık ancak organizasyonu üstlenecek
kurumlardan ses beklendi. Beklenen o güzel ses, biraz gecikmeli
olarak da olsa, Türk Amerikan Dernekleri Federasyonu’ndan geldi…
Önümüzdeki Cumartesi New York’un en işlek caddelerinden Broadway ile
40 ve 42. caddeler arasında buluşuyoruz… Bize neden terörü lanet
mitingi yapılmadığını soran okurlarımız dahil herkesi bu gösteriye
davet ediyorum. O gün yağmur yağdı, kar yağdı, lig maçı vardı
demeyin. Lütfen hiç olmazsa bir kez azıcık üşüyün, azıcık rahatınız
bozulsun, azıcık programınızı bozun, ama protesto mitingine katılın…
50 - 100 kişilik protestolardan artık hepimiz bıktık usandık. Eğer
bu vesile ile bile oraya en az 500 kişi toplayamıyorsak vay ha-limize.
İki hafta önce Sertap Erener’in Fahir Atakoğlu ile birlikte verdiği
enfes müzik ziyafetine gelenlere de sesleniyorum. O yağmurlu havada
orada bulunmak ne kadar güzel idi ise, burada bulunmak da o kadar
güzel ve anlamlı olacak… Orada bulunmak için hiçbirimizin birbirine
kızıp gelmeme lüksü yok…
Küçük hesapları bırakacağız. Hep birlikte, gücümüzün yettiği kadar
sesimizi çıkaracağız… Gerektiği zamanlarda hepimiz nasıl bir dava
için bir arada oluyorsak, nasıl başka kalıplara giriyorsak, o gün de
orada olup “Hepimiz Türkiye’yiz” diye haykıracağız… Son üç aydır
bildiğiniz gibi sözde Ermeni soykırımı tasarısı konusunda başımız
çok ağrıdı… İçimizdeki sessiz çoğunluk, bu konuyu önemsiz gördü,
sıcacık evinde oturdu… Bazılarımız canını dişine taktı, ulaşabildiği
siyasetçilerle irtibat kurdu, o tarihte yaşanan olaylara ait gerçek
dökümanları gerekli yerlere ulaştırdı, imza kampanyaları düzenledi,
toplantılara katıldı.
Bu konu en ciddi olarak bu sene gündemde kaldı. Türkiye’de hükümet
yetkililerinin ısrarlı çalışmaları ve Amerika’da yaşayan bir elin
parmakları kadar olan gönüllü adsız kahramanların çalışmaları ile
şimdilik bu tehlike durduruldu. Ancak tasarının bir başka bahara
bırakılmasını başarı olarak görmek kendi kendimizi kandırmakla
eşdeğerdir. Bu konudaki çalışmalarımızı yılın iki ayına değil 12
ayına yayacağız. Hiç bir şey yapamıyorsak bu konu ile ilgili
hazırlanmış bilgileri, dökümanları siyasetçilere, yerel yöneticilere,
öğretim görevlilerine, öğrencilere bıkmadan usanmadan ileteceğiz,
anlatacağız. Ermenilerin yalanlarla dolu iddialarına gerçeklerle
cevap vereceğiz. Bunu yaparken, şu dernek öyle, bu dernek böyle
demeyeceğiz…
Bu işi şan ve şöhret elde etme fırsatı olarak görmeyeceğiz. Gidip
siyasilerle sadece fotoğraf çektirmeyecek, konuyu tüm çıplaklığıyla
anlatarak beyinlerine işleyeceğiz. Peki böyle yapmazsak ne mi olacak???
Çok basit.. Biz öyle boş boş dururken, 21. yüzyılda halen herşeyi
devletin yapmasını beklerken, akrep dolu ellerimize cebimizi
atmamakta direnirken, elin oğlu pa-raları döküp yalanlarını tarihe
geçirmek için mücadelesine devam edecek… Ve inanın, eğer sadece şu
andaki kapasitemizle mücadele edersek, tüm bu yalanlar tarih
kitaplarına gerçekmiş gibi geçecek. İşte o zaman çocuklarımıza,
gelecek neslimize anlatacağımız hiç bir şey kalmayacak. Tercih sizin.
Ya hep var olacağız, ya da birbirimizi yiyip tükenme yolunda hızla
yol acağız…